<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>inflamasyon kontrolü &#8211; Oncology.com.tr</title>
	<atom:link href="https://oncology.com.tr/tag/inflamasyon-kontrolu/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://oncology.com.tr</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Tue, 23 Jun 2026 20:52:49 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>
	<item>
		<title>Beynin İltihabı Neden Söndüremediğine Dair Yeni Bir Çerçeve: İntraserebral Hemorajide Kritik Eksik Halkalar</title>
		<link>https://oncology.com.tr/intraserebral-hemoraji-iltihap-cozumu/</link>
					<comments>https://oncology.com.tr/intraserebral-hemoraji-iltihap-cozumu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 23 Jun 2026 20:52:48 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[ONKOLOJİK HABERLER]]></category>
		<category><![CDATA[beyin hasarı]]></category>
		<category><![CDATA[beyin kanaması araştırmaları]]></category>
		<category><![CDATA[iltihap çözülmesi]]></category>
		<category><![CDATA[inflamasyon kontrolü]]></category>
		<category><![CDATA[intraserebral hemoraji]]></category>
		<category><![CDATA[kronik nörolojik bozukluklar]]></category>
		<category><![CDATA[nöroinflamasyon]]></category>
		<category><![CDATA[USP11-p53 ekseni]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://oncology.com.tr/intraserebral-hemoraji-iltihap-cozumu/</guid>

					<description><![CDATA[İntraserebral hemorajide iltihabın başlatılması değil, zamanında sona erdirilememesi kritik bir sorun. USP11-p53 ekseni bu çözülme sürecinde önemli rol oynar.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>İntraserebral hemoraji, yani beyin dokusu içine kanama, nörolojinin en yıkıcı acillerinden biri olmaya devam ediyor. Yüksek ölüm oranı, yoğun bakım gereksinimi ve hayatta kalanlarda sık görülen kalıcı sakatlıklar nedeniyle bu tablo, inme alanındaki en zorlu klinik sorunlardan biri olarak kabul ediliyor. Ancak sorunun yalnızca kanamanın ilk hasarına bağlı olmadığı, asıl kötüleşmenin saatler ve günler içinde gelişen ikincil beyin hasarıyla büyüdüğü giderek daha net görülüyor.</p>
<p>Son yıllarda dikkat çeken yeni yaklaşım, bu ikincil hasarın merkezinde “iltihaplanmanın kendisi” kadar, bu iltihabın zamanında söndürülememesi olabileceğini öne sürüyor. Başka bir deyişle, beyin hasar sonrası savunma yanıtını başlatabiliyor; fakat onu güvenli biçimde sonlandırmakta başarısız kaldığında, aynı yanıt dokuyu onarmak yerine daha fazla zarara yol açan bir döngüye dönüşebiliyor. Bu bakış açısı, özellikle intraserebral hemoraji için uzun süredir kullanılan iki evreli inflamasyon modelinin neden klinik sonuçları tam olarak açıklayamadığını da ortaya koyuyor.</p>
<p>Geleneksel modelde nöroinflamasyon, önce akut bir alevlenme, ardından daha sakin bir onarıcı dönem olarak ele alınıyordu. Bu çerçeve belirli bir düzen sunsa da, klinik denemelerde neden defalarca hayal kırıklığı yaşandığını açıklamakta yetersiz kalıyor. Çünkü gerçek biyoloji çoğu zaman bu kadar temiz bir zaman çizelgesine uymuyor. Yeni değerlendirmeler, beyin içindeki bağışıklık yanıtının sadece “var” ya da “yok” şeklinde değil, belirli çözülme noktalarında kontrol edilen dinamik bir süreç olduğunu gösteriyor. Sorun da burada başlıyor: İltihabın söndürülmesini sağlayan doğal, endojen mekanizmalar çalışmadığında, hasar uzuyor ve kronik nörolojik bozulma için zemin hazırlanıyor.</p>
<p>Bu paradigma değişiminin merkezinde, “çözülme kontrol noktası” olarak tanımlanabilecek bir moleküler düzenek yer alıyor. Araştırmacılar, ubiquitin-specific protease 11 ya da kısaca USP11 ile tümör baskılayıcı p53 arasındaki eksenin bu süreçte belirleyici olabileceğini vurguluyor. Bu tür düzenleyici düğümler, inflamatuvar yanıtın ne zaman duracağına, ne zaman baskılanacağına ve ne zaman patolojik biçimde uzayacağına karar veren biyolojik kapılar gibi işlev görüyor. İntraserebral hemorajide USP11–p53 eksenindeki bozulma, beynin iltihabı sonlandırma kapasitesini zayıflatıyor gibi görünüyor.</p>
<p>Bu bozukluk, yalnızca teorik bir ayrıntı değil; çünkü iltihabın geçiştirilmeden kalması, beyinde biriken hasarın zaman içinde artmasına yol açabiliyor. Uzayan bağışıklık aktivitesi beyaz cevher kaybını, uygunsuz gliyozu ve kalıcı işlevsel bozulmayı besleyebiliyor. Beyaz cevherin zarar görmesi, sinir ağları arasındaki iletişimi aksattığı için hastaların konuşma, hareket, dikkat ve günlük yaşam becerileri üzerinde uzun süreli etkiler bırakabiliyor. Dolayısıyla mesele, yalnızca akut dönemde kanamanın etkilerini azaltmak değil; aynı zamanda beynin tamir programını doğru zamanda kapatabilmesini sağlamak.</p>
<p>Bu yeni çerçevenin önemini artıran nokta, mevcut <a href="https://oncology.com.tr/ileri-evre-penil-kanser-chemo-immunotherapy/" title="İleri Evre Penil Kanserde İlk Basamakta Birleşik Tedavi Umudu Güçleniyor" data-wpan-internal-link="1">tedavi</a> seçeneklerinin sınırlılığı. İntraserebral hemoraji tedavisinde cerrahi, yoğun bakım <a href="https://oncology.com.tr/gebelikte-konjenital-cmv-arastirmasi/" title="Minnesota Üniversitesi Ekibine Gebelikte CMV Geçişini İncelemek İçin NIH Desteği" data-wpan-internal-link="1">desteği</a> ve kan basıncı yönetimi gibi başlıklar kritik önem taşısa da, ikincil beyin hasarını <a href="https://oncology.com.tr/msu-antikor-sinif-degisimi-rna-mekanizmasi/" title="MSU ekibinden antikor sınıf değişimini yöneten RNA tabanlı mekanizmaya yeni pencere" data-wpan-internal-link="1">yöneten</a> biyolojik süreçleri hedefleyen etkili farmakolojik stratejiler hâlâ yetersiz. Bunun başlıca nedenlerinden biri, klinik araştırmaların uzun süre inflamasyonu tek yönlü bir zarar mekanizması gibi ele alması oldu. Oysa bağışıklık yanıtı, doğru zamanda devreye girip doğru zamanda kapanmadığında, iyileşmenin ön koşulu olmak yerine kalıcı hasarın sürücüsüne dönüşebiliyor.</p>
<p>Uzmanlar için bu durum, tedavi geliştirme yaklaşımında önemli bir değişimi gerektiriyor. Eğer sorun yalnızca aşırı inflamasyon değil de inflamasyonun çözülememesi ise, hedef de sadece baskılama olmamalı. Aksine, endojen pro-çözülme yollarını destekleyen, yani beynin kendi onarım ve sönümleme mekanizmalarını yeniden etkinleştiren stratejiler öne çıkabilir. Bu tür yaklaşımlar, bağışıklık sistemini körlemesine susturmak yerine, hasarlı dokuda dengenin yeniden kurulmasına yardım etmeyi amaçlar. Ancak bunun klinik faydaya dönüşmesi için öncelikle hangi moleküler adımların gerçekten belirleyici olduğunun daha iyi anlaşılması gerekiyor.</p>
<p>USP11–p53 ekseni bu açıdan umut verici bir araştırma odağı olsa da, erken aşama biyolojik bir çerçeve olarak değerlendirilmesi gerekiyor. İnsanlarda güvenli ve etkili bir tedaviye dönüşebilmesi için, bu yolun hangi hastalarda, hangi zaman penceresinde ve hangi yoğunlukta hedeflenmesi gerektiğinin netleşmesi şart. İntraserebral hemorajinin klinik seyri de kişiden kişiye değiştiğinden, tek tip bir çözümün tüm hastalara uyması beklenmiyor. Yine de bu yeni anlayış, hastalığın yalnızca kanama anında değil, sonrasında süren bağışıklık yönetimi bozukluğu üzerinden de okunması gerektiğini güçlü biçimde ortaya koyuyor.</p>
<p>Sonuç olarak, intraserebral hemoraji araştırmalarında merkez kayması yaşanıyor: Asıl soru artık iltihabın ne kadar güçlü başladığı değil, ne kadar iyi sonlandırılabildiği. Bu değişim, hem kronik nöroinflamasyonun kalıcı nörolojik hasara nasıl dönüştüğünü daha iyi açıklayabilir hem de gelecekteki tedaviler için yeni moleküler hedefler sunabilir. Henüz kesin bir klinik çözümden söz etmek mümkün olmasa da, iltihabın çözülmesini bozan mekanizmaların anlaşılması, bu ağır hastalıkta yeni bir tedavi ufku açıyor.</p>
<div class="wpan-source-metadata">
<p><strong>Kaynak Bilgileri</strong></p>
<p><strong>Subject of Research:</strong> Intracerebral haemorrhage, neuroinflammation, inflammation resolution failure, USP11–p53 molecular checkpoint, secondary brain injury.</p>
<p><strong>Article Title:</strong> Failed resolution of inflammation in intracerebral haemorrhage.</p>
<p><strong>Article References:</strong><br />Cao, L., Zhao, W., Zhang, Y. et al. Failed resolution of inflammation in intracerebral haemorrhage. Nat Rev Neurol (2026). https://doi.org/10.1038/s41582-026-01227-6</p>
</div>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://oncology.com.tr/intraserebral-hemoraji-iltihap-cozumu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Gebelikte Düşük D Vitamini Düzeyleri Erken Doğum Riskini Artırabilir</title>
		<link>https://oncology.com.tr/gebelikte-d-vitamini-eksikligi-erken-dogum/</link>
					<comments>https://oncology.com.tr/gebelikte-d-vitamini-eksikligi-erken-dogum/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 23 Jun 2026 04:04:06 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[ONKOLOJİK HABERLER]]></category>
		<category><![CDATA[D vitamini]]></category>
		<category><![CDATA[D vitamini eksikliği]]></category>
		<category><![CDATA[erken doğum]]></category>
		<category><![CDATA[erken doğum riski]]></category>
		<category><![CDATA[fetal gelişim]]></category>
		<category><![CDATA[gebelik sağlığı]]></category>
		<category><![CDATA[gebelikte D vitamini]]></category>
		<category><![CDATA[inflamasyon kontrolü]]></category>
		<category><![CDATA[prenatal bakım]]></category>
		<category><![CDATA[prenatal izleme]]></category>
		<category><![CDATA[yenidoğan morbiditesi]]></category>
		<category><![CDATA[yenidoğan sağlığı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://oncology.com.tr/gebelikte-d-vitamini-eksikligi-erken-dogum/</guid>

					<description><![CDATA[Gebelikte düşük D vitamini düzeyleri erken doğum riskini artırabilir. Sekiz yıllık kohort çalışması, prenatal bakımda D vitamini takibinin önemini ortaya koyuyor.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Araştırmacılar, gebelikte D vitamini durumunun erken doğumla ilişkisine dair en kapsamlı değerlendirmelerden birinde, düşük serum D vitamini düzeylerinin preterm doğum riskiyle bağlantılı olabileceğini ortaya koydu. ABD’nin Güneydoğu bölgesinde yürütülen ve sekiz yılı kapsayan retrospektif kohort çalışma, rutin prenatal kontroller sırasında ölçülen D vitamini değerleri ile doğum haftası arasındaki ilişkiyi inceleyerek, doğuma kadar devam eden gebelik izleminin bazı biyobelirteçlerle nasıl daha iyi yorumlanabileceğine dair önemli ipuçları sundu.</p>
<p>Çalışmanın odağında, gebelikte 37 haftadan önce gerçekleşen doğumlar yer aldı. Erken doğum, dünya genelinde yenidoğan morbiditesi ve mortalitesinin başlıca nedenlerinden biri olarak kabul ediliyor; bu nedenle, riski artırabilecek değişkenlerin doğru biçimde saptanması obstetrik bakım açısından büyük önem taşıyor. Borsum, Andrade, Ebeling ve çalışma arkadaşlarının yürüttüğü analiz, binlerce gebelik kaydını hastane veri tabanları ve bölgesel sağlık kayıtları üzerinden taradı. Araştırmacılar, rutin prenatal muayeneler sırasında elde edilen 25-hidroksivitamin D serum ölçümlerini doğum sonuçlarıyla karşılaştırarak, düşük düzeylerin daha olumsuz sonuçlarla ilişkili olup olmadığını değerlendirdi.</p>
<p>D vitamini uzun yıllar boyunca daha çok kemik sağlığı ve kalsiyum metabolizmasıyla anıldı. Ancak son yıllarda bu vitaminin <a href="https://oncology.com.tr/bakirla-tetiklenen-hucre-olumu-kanser-bagisiklik/" title="Bakırla Tetiklenen Hücre Ölümü, Kanserde Bağışıklık Yanıtını Güçlendirebilir" data-wpan-internal-link="1">bağışıklık</a> yanıtı, inflamasyonun düzenlenmesi ve fetal gelişim üzerinde de etkileri olabileceği düşünülüyor. Özellikle gebelikte, plasental işlevin ve bağışıklık dengesinin hassas olduğu dönemlerde D vitamininin rolü araştırmacıların ilgisini çekiyor. Mevcut çalışma da bu daha geniş biyolojik çerçeveyi temel alarak, vitamin eksikliğinin yalnızca beslenme sorunu değil, aynı zamanda obstetrik sonuçları etkileyebilecek bir klinik parametre olabileceğini hatırlatıyor.</p>
<p>Çalışmanın dikkat çekici yönlerinden biri, D vitamini eksikliğinin güneşli iklimleriyle bilinen bir bölgede bile yaygın olabilmesiydi. Güneydoğu ABD, yüksek güneşlenme düzeyine rağmen gebelerde hipovitaminoz D açısından paradoksal bir tablo sunuyor. Araştırmacılar bunu yalnızca coğrafi değil, sosyoekonomik koşullar, yaşam tarzı, cilt maruziyeti, beslenme alışkanlıkları ve fizyolojik etkenlerin birleşimiyle açıklıyor. Bu bulgu, D vitamini durumunun basitçe iklimle tahmin edilemeyeceğini, bireysel ve toplumsal belirleyicilerin birlikte değerlendirilmesi gerektiğini gösteriyor.</p>
<p>İstatistiksel analizlerde çok değişkenli modeller ve demografik alt gruplara göre sınıflandırmalar kullanıldı. Bu yaklaşım, yaş, etnik köken ve diğer klinik değişkenlerin etkisini kısmen ayıklayarak vitamin D düzeyi ile doğum haftası arasındaki ilişkinin daha dikkatli incelenmesini sağladı. Çalışmanın temel sonucu, maternal D vitamini düzeyi düştükçe erken doğum olasılığının arttığı yönünde güçlü bir ters ilişki olduğuna işaret etti. Araştırmacılar, bu gözlemin neden-sonuç ilişkisini tek başına kanıtlamadığını vurgulasa da, bulgunun klinik açıdan anlamlı olduğu değerlendirmesinde bulundu.</p>
<p>Bu tür retrospektif kohort çalışmalar, gerçek dünya verileri sayesinde geniş hasta gruplarına ulaşabilse de sınırlılıkları da vardır. D vitamini ölçümünün gebeliğin hangi döneminde yapıldığı, beslenme takviyeleri, mevsimsel farklılıklar ve eşlik eden sağlık durumları gibi değişkenler sonucun yorumunu etkileyebilir. Buna rağmen çalışmanın uzun süreli ve çok sayıda kaydı kapsayan yapısı, elde edilen ilişkinin sıradan bir rastlantıdan daha fazlası olabileceğini düşündürüyor. Bilim insanları, bu nedenle sonuçların daha ileri prospektif araştırmalarla doğrulanması gerektiğini belirtiyor.</p>
<p>Erken doğumun önlenmesi tek bir biyobelirteçle çözülebilecek bir sorun değil. Yine de gebelikte D vitamini izlemi, mevcut prenatal bakımın içinde görece kolay uygulanabilir bir değerlendirme aracı olabilir. Özellikle eksiklik riski yüksek görülen bireylerde, vitamin durumunun izlenmesi ve gerekirse klinik protokoller çerçevesinde değerlendirilmesi, maternal ve neonatal sonuçların daha yakından takip edilmesine katkı sağlayabilir. Çalışma, takviye kullanımının otomatik bir çözüm olarak sunulamayacağını; ancak eksikliğin tanınmasının, uygun klinik karar süreçleri için değerli olabileceğini düşündürüyor.</p>
<p>Bu araştırma aynı zamanda obstetrik bakımda beslenme temelli göstergelerin önemini yeniden gündeme taşıyor. D vitamini, fetusun gelişimi, bağışıklık dengesi ve inflamasyon yanıtı gibi gebelikte kritik kabul edilen süreçlerle ilişkili olabileceğinden, bu alandaki <a href="https://oncology.com.tr/sirolimus-premature-hidrops-tedavisi/" title="Prematüre Yenidoğanlarda Nadiren Görülen Hidrops İçin Sirolimusta Umut Verici Bulgular" data-wpan-internal-link="1">bulgular</a> perinatoloji pratiğinde giderek daha fazla dikkate alınıyor. Ancak uzmanlar, gözlemsel verilerin sınırları nedeniyle, gebelikte D vitamini desteğinin erken doğumu doğrudan önlediği yönünde kesin bir sonuç çıkarılamayacağını özellikle vurguluyor.</p>
<p>Yine de sekiz yıllık bu analiz, prenatal bakımda tek başına rutin taramanın ötesine geçen bir tartışmayı besliyor. Maternal vitamin D düzeyleri ile preterm doğum arasındaki olası bağlantı, hem klinisyenlerin risk değerlendirmesini daha kapsamlı yapması hem de gelecekte daha kontrollü çalışmaların tasarlanması açısından önem taşıyor. Eğer ilerleyen araştırmalar bu ilişkiyi doğrularsa, gebelikte D vitamini değerlendirmesi erken doğum riskini azaltmaya yönelik çok yönlü stratejilerin bir parçası haline gelebilir.</p>
<div class="wpan-source-metadata">
<p><strong>Kaynak Bilgileri</strong></p>
<p><strong>Subject of Research:</strong> Maternal vitamin D status and its association with preterm birth risk.</p>
<p><strong>Article Title:</strong> Maternal vitamin D status and preterm birth: an eight-year retrospective cohort study in the Southeastern United States.</p>
<p><strong>Article References:</strong><br />Borsum, A.G., Andrade, M.F., Ebeling, M.D. et al. Maternal vitamin D status and preterm birth: an eight-year retrospective cohort study in the Southeastern United States.<br />
J Perinatol (2026). https://doi.org/10.1038/s41372-026-02757-z</p>
<p><strong>DOI:</strong> 22 June 2026</p>
</div>
<div class="wpan-internal-link-block" data-wpan-internal-link-block="1"><strong>Related Articles</strong></p>
<ul>
<li><a href="https://oncology.com.tr/akran-destegi-kaygi-depresyon-yardim/" data-wpan-internal-link="1">Singapur Çalışması: Akran Desteği, Kaygı ve Depresyon Belirtisi Olan Yetişkinlerde Yardım Arama İsteğini Artırabilir</a></li>
</ul>
</div>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://oncology.com.tr/gebelikte-d-vitamini-eksikligi-erken-dogum/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sepsis Kaynaklı Akciğer Hasarında Kılıf Gibi Tasarlanan Nanopartiküller Yeni Bir Yol Açıyor</title>
		<link>https://oncology.com.tr/sepsis-akciger-hasarinda-nanopartikuller/</link>
					<comments>https://oncology.com.tr/sepsis-akciger-hasarinda-nanopartikuller/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 30 May 2026 07:41:15 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[ONKOLOJİK HABERLER]]></category>
		<category><![CDATA[akciğer hasarı]]></category>
		<category><![CDATA[CLYBL geni]]></category>
		<category><![CDATA[inflamasyon kontrolü]]></category>
		<category><![CDATA[makrofaj yeniden programlama]]></category>
		<category><![CDATA[mitokondri]]></category>
		<category><![CDATA[nanopartiküller]]></category>
		<category><![CDATA[sepsis]]></category>
		<category><![CDATA[siRNA tedavisi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://oncology.com.tr/sepsis-akciger-hasarinda-nanopartikuller/</guid>

					<description><![CDATA[CLYBL genini hedefleyen trombosit benzeri siRNA nanopartiküller, makrofajların inflamatuvar yanıtını değiştirerek sepsis kaynaklı akciğer hasarını azaltıyor. Bu yenilikçi yaklaşım, bağışıklık hücrelerinin metabolizmasını yeniden programlıyor.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Sepsisin akciğerlerde yol açtığı ağır hasarı azaltmaya yönelik araştırmalarda dikkat çekici bir adım atıldı. Bilim insanları, mitokondri kökenli CLYBL adlı genin hedefli olarak susturulmasının, bağışıklık sisteminin ön cephesindeki makrofajları yeniden programlayabildiğini ve bunun da sepsis sırasında gelişen akciğer hücre ölümünü sınırlayabildiğini bildirdi. Çalışmanın merkezinde, siRNA taşıyan ve trombosit benzeri davranacak şekilde tasarlanan nanopartiküller yer alıyor. Bu yaklaşım, yalnızca belirli bir geni devre dışı bırakmayı değil, aynı zamanda bağışıklık <a href="https://oncology.com.tr/car-t-myeloid-aktivasyonu/" title="CAR-T Hücrelerinin Myeloid Sistemi Neden Harekete Geçirdiği Aydınlatılıyor" data-wpan-internal-link="1">hücrelerinin</a> metabolik yanıtını da değiştirmeyi amaçlıyor.</p>
<p>Sepsis, enfeksiyona karşı gelişen kontrolsüz ve sistemik bir inflamasyon tablosu olarak biliniyor ve kritik bakım ünitelerinde en önemli ölüm nedenleri arasında yer almayı sürdürüyor. Hastalığın en yıkıcı yönlerinden biri, bağışıklık sisteminin aşırı ve düzensiz yanıtı nedeniyle birden fazla organı etkileyebilmesi. Bu organlar arasında akciğerler özellikle hassas; çünkü sepsis, akut akciğer hasarı ve hücre ölümü üzerinden solunum yetmezliğini ağırlaştırabiliyor. Mevcut tedaviler çoğunlukla enfeksiyonun kontrolü ve destekleyici yoğun bakım uygulamalarına dayanırken, bağışıklık hücrelerinin işleyişini doğrudan düzenleyen <a href="https://oncology.com.tr/otoimmun-neuropatide-t-hucresi-engelleyici/" title="Nadir Sinir Hastalığında Hedefe Yönelik T Hücresi Yaklaşımı Umut Verdi" data-wpan-internal-link="1">hedefe yönelik</a> stratejilere duyulan ihtiyaç uzun süredir vurgulanıyordu.</p>
<p>Yeni çalışma, tam da bu noktada makrofajlara odaklanıyor. Doğuştan gelen bağışıklık sisteminin önemli hücrelerinden biri olan makrofajlar, hem inflamasyonun şekillenmesinde hem de doku onarımında rol oynuyor. Ancak sepsis sırasında bu hücrelerin davranışı çoğu zaman korunmacı olmaktan çıkıp doku hasarını artıran bir profile kayabiliyor. Araştırmacılar, makrofajların metabolik durumunu değiştirerek onların inflamatuvar yanıtını yeniden yönlendirebilecek bir mekanizma aradı. Burada kilit hedef olarak, mitokondriyal bir gen olan CLYBL seçildi. CLYBL’nin makrofaj metabolizmasıyla bağlantılı olduğu ve özellikle itakonat metabolizması üzerinden hücresel yanıtları etkileyebileceği düşünülüyor.</p>
<p>Çalışmada kullanılan taşıyıcı sistem de en az hedef kadar dikkat çekici. Trombosit benzeri siRNA nanopartiküller, hasar ve inflamasyon bölgelerine doğal olarak yönelme eğilimiyle bilinen trombositlerin davranışından esinlenilerek geliştirildi. Bu tasarım, terapötik yükün doğru hücrelere ulaşma olasılığını artırmayı amaçlıyor. siRNA teknolojisi ise hücre içinde belirli bir mRNA dizisini baskılayarak ilgili proteinin üretimini azaltabiliyor. Böylece CLYBL’nin ekspresyonu düşürüldüğünde, makrofajların metabolik dengesi itakonat üretimi lehine yeniden şekilleniyor. Araştırmanın öne çıkardığı temel bulgu da tam burada ortaya çıkıyor: CLYBL susturulması, itakonat aracılı bir yeniden programlama başlatıyor ve bu da akciğer dokusunu sepsis kaynaklı hücre ölümüne karşı koruyabiliyor.</p>
<p>İtakonat, son yıllarda bağışıklık metabolizması alanında giderek daha fazla dikkat çeken bir molekül olarak öne çıkıyor. Özellikle inflamasyon sırasında makrofajların davranışını etkileyebilen bu metabolit, hücresel yanıtların aşırıya kaçmasını sınırlayabilen düzenleyici özellikler gösterebiliyor. Bu nedenle, itakonat metabolizmasını hedefleyen stratejiler, yalnızca bir geni susturmakla kalmayıp bağışıklık hücresinin tüm işlevsel profilini değiştirebilecek potansiyele sahip. Yeni çalışmanın değeri de burada yatıyor: Yaklaşım, klasik antiinflamatuvar baskılamadan farklı olarak, makrofajları daha dengeli ve doku koruyucu bir fenotipe yönlendirmeyi hedefliyor.</p>
<p>Bununla birlikte, sonuçların önemini değerlendirirken temkinli olmak gerekiyor. Çalışma, ileri düzey bir biyomedikal tasarımın umut verici etkilerini ortaya koysa da bu tür bulguların klinikte kullanılabilir bir tedaviye dönüşmesi için ek doğrulamalar şart. Nanopartikül tabanlı gen susturma teknikleri, hedefe özgüllük, güvenlik, bağışıklık yan etkileri ve vücut içindeki dağılım gibi çok sayıda teknik soruya yanıt vermek zorunda. Özellikle sepsis gibi hızla ilerleyen ve hastadan hastaya büyük farklılıklar gösterebilen bir tabloda, etkinlik kadar güvenlik de <a href="https://oncology.com.tr/parkinson-sosyal-destek-psikolojik-dayaniklilik/" title="Parkinson’da yalnız ilaçlar değil, sosyal destek ve öz-yeterlik de belirleyici olabilir" data-wpan-internal-link="1">belirleyici</a> olacak. Yine de trombosit-mimetik tasarım ile siRNA temelli gen sessizleştirmeyi birleştiren bu strateji, araştırmacılara bağışıklık-metabolizma ekseninde yeni bir müdahale kapısı açıyor.</p>
<div class="wpan-source-metadata">
<p><strong>Kaynak Bilgileri</strong></p>
<p><strong>Subject of Research:</strong> Targeted gene silencing of mitochondrial CLYBL to induce itaconate-mediated macrophage reprogramming for protection against sepsis-induced lung injury.</p>
<p><strong>Article Title:</strong> Targeted silencing of CLYBL with platelet-mimetic siRNA nanoparticles drives itaconate–mediated macrophage reprogramming and protects against sepsis-triggered lung cell death.</p>
<p><strong>Article References:</strong><br />Huang, Z., Zhong, J., Zhang, L. et al. Targeted silencing of CLYBL with platelet-mimetic siRNA nanoparticles drives itaconate–mediated macrophage reprogramming and protects against sepsis-triggered lung cell death. Cell Death Discov. (2026). https://doi.org/10.1038/s41420-026-03119-6</p>
<p><strong>DOI:</strong> https://doi.org/10.1038/s41420-026-03119-6</p>
</div>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://oncology.com.tr/sepsis-akciger-hasarinda-nanopartikuller/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ağız Yaralarında Yeni Dönem: Mikroiğne Yama, İltihabı Hedef Alarak İyileşmeyi Hızlandırıyor</title>
		<link>https://oncology.com.tr/mikroigne-yama-agiz-yaralari-iyilesme/</link>
					<comments>https://oncology.com.tr/mikroigne-yama-agiz-yaralari-iyilesme/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 22 May 2026 16:06:02 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[ONKOLOJİK HABERLER]]></category>
		<category><![CDATA[ağız ülseri]]></category>
		<category><![CDATA[ağız yarası tedavisi]]></category>
		<category><![CDATA[eksozom tedavisi]]></category>
		<category><![CDATA[eksozom terapisi]]></category>
		<category><![CDATA[immün modülasyon]]></category>
		<category><![CDATA[immünmodülasyon]]></category>
		<category><![CDATA[inflamasyon kontrolü]]></category>
		<category><![CDATA[mikroiğne yama]]></category>
		<category><![CDATA[minimal invaziv tedavi]]></category>
		<category><![CDATA[oral mukozal ilaç iletimi]]></category>
		<category><![CDATA[rejeneratif tıp]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://oncology.com.tr/mikroigne-yama-agiz-yaralari-iyilesme/</guid>

					<description><![CDATA[Çin’de geliştirilen eksozom yüklü mikroiğne yama, ağız ülserlerinde iltihabı hedefleyerek dokuya doğrudan ulaşır ve iyileşme sürecini hızlandırır.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Ağız içi ülserler, çoğu zaman küçümsense de günlük yaşamı ciddi biçimde zorlayabilen yaygın inflamatuvar lezyonlar arasında yer alıyor. Yemek yemek, konuşmak ve hatta diş fırçalamak gibi basit eylemler, bu yaralar ortaya çıktığında oldukça ağrılı hale gelebiliyor. Mevcut tedaviler ise çoğu vakada geçici rahatlama sağlasa da ilacın ağız içindeki nemli ve hareketli ortamda hedef bölgede tutulması kolay olmuyor. Tükürük akışı ve çiğneme gibi mekanik etkiler, topikal ilaçların hızla uzaklaşmasına neden olurken, alttaki inflamatuvar sürecin yeterince baskılanamaması iyileşmeyi de geciktirebiliyor.</p>
<p><a href="https://oncology.com.tr/cin-yasli-bakim-hizmetleri-entegrasyonu/" title="Çin’de Yaşlanan Nüfusta Sağlık ve Bakım Hizmetlerinin Uyum Haritası Çıkarıldı" data-wpan-internal-link="1">Çin’de</a> yürütülen yeni bir çalışma, bu soruna farklı bir açıdan yaklaşan dikkat çekici bir çözüm <a href="https://oncology.com.tr/bcaa-metabolizmasi-genetik-harita/" title="619 Bin Metabolik Profil, BCAA Metabolizmasının Genetik Haritasını Ortaya Koydu" data-wpan-internal-link="1">ortaya koydu</a>. Araştırmacılar, mezenkimal kök hücre kaynaklı eksozomlar taşıyan mikroiğne yamaları geliştirerek ağız ülserlerinin tedavisinde hem ilaç tutulumunu artırmayı hem de dokudaki bağışıklık yanıtını daha kontrollü hale getirmeyi amaçladı. Çalışmanın temel fikri, yalnızca ilacı yara yüzeyine sürmek yerine, terapötik bileşenleri doğrudan etkilenen mukozal tabakaya ulaştırmak ve böylece oral kavitenin sert koşullarını aşmaktı.</p>
<p>Mikroiğne teknolojisi son yıllarda transdermal ve transmukozal ilaç iletiminde öne çıkan yöntemlerden biri olarak değerlendiriliyor. Bu küçük yapılar, klasik iğneler gibi derine inmeden dokunun yüzey altı katmanlarına kontrollü bir şekilde ulaşabiliyor. Böylece hem minimal invaziv bir uygulama sağlanıyor hem de aktif maddenin yüzeyde kalıp kaybolma riski azalıyor. Ağız mukozası için bu özellik özellikle <a href="https://oncology.com.tr/obezitede-bcaa-metabolizmasi-onemi/" title="Obezite Araştırmalarında Yeni Mercek: BCAA Metabolizması Neden Önemli Hale Geliyor?" data-wpan-internal-link="1">önemli</a>; çünkü burada ilaçların etkili olabilmesi için yalnızca uygulanmaları değil, yeterli süre bölgede kalmaları da gerekiyor.</p>
<p>Çalışmada kullanılan eksozomlar ise mezenkimal kök hücrelerin salgıladığı nanoskopik veziküller. Bu yapılar, hücreler arası iletişimde görev alan biyolojik taşıyıcılar olarak biliniyor ve inflamasyonun düzenlenmesi ile doku onarımını destekleyen sinyaller taşıyabiliyor. Araştırmacılar, bu biyolojik etkinin mikroiğne sistemiyle birleştirilmesinin, yalnızca mekanik bir dağıtım avantajı değil, aynı zamanda yaralı dokuda bağışıklık yanıtını yeniden şekillendiren bir terapötik etki yaratabileceğini öngördü.</p>
<p>Çalışmanın merkezinde, makrofajlar ile epitel hücreleri arasındaki etkileşimin yeniden düzenlenmesi yer alıyor. Makrofajlar bağışıklık sisteminin önemli hücrelerinden biri ve inflamasyonun başlatılması, sürdürülmesi ya da yatıştırılmasında belirleyici rol oynuyor. Ağız ülserlerinde bu hücrelerin davranışı, yaranın ne kadar süre inflamatuvar fazda kalacağını doğrudan etkileyebiliyor. Araştırmacıların verileri, mikroiğne yamasıyla iletilen eksozomların makrofaj-epitel iletişimini değiştirerek iyileşme sürecini daha elverişli bir yöne çevirebildiğine işaret ediyor.</p>
<p>Moleküler düzeyde ise TSP-1/CD47/NF-κB sinyal ekseninin bu süreçte önemli olduğu bildirildi. Bu yolak, bağışıklık hücrelerinin aktivasyonu ve inflamatuvar yanıtın ayarlanmasında rol alan karmaşık bir ağın parçası. NF-κB özellikle inflamasyonla ilişkili genlerin düzenlenmesinde merkezi bir kontrol noktası olarak biliniyor. Çalışmada bu sinyal mekanizmasının yeniden düzenlenmesinin, yaranın daha dengeli bir bağışıklık ortamına kavuşmasına katkı sağlayabileceği öne sürülüyor. Bu yaklaşım, ağız ülserlerinin yalnızca yüzeysel bir doku kaybı değil, aynı zamanda bağışıklık sisteminin aktif olarak rol aldığı bir iyileşme sorunu olduğunu da hatırlatıyor.</p>
<p>Bu tür araştırmalar, özellikle oral mukoza gibi tedavi açısından zorlu bölgelerde yeni taşıyıcı sistemlerin önemini bir kez daha gündeme getiriyor. Ağız içi dokular sürekli hareket halinde olduğu için, lokal tedavilerin başarı şansı çoğu zaman uygulama tekniğine bağlı oluyor. Mikroiğne yamaları bu noktada, ilacı doğrudan hedef dokuya ileterek kısa süreli temas sorununu aşabilecek bir platform sunuyor. Üstelik eksozom gibi biyolojik aktif bileşenler, yalnızca semptomları hafifletmek yerine iyileşme biyolojisine de müdahale etme potansiyeli taşıyor.</p>
<p>Bununla birlikte, uzmanlar bu tür yeniliklerin klinik kullanıma geçmeden önce dikkatli değerlendirmeler gerektirdiğini hatırlatıyor. Laboratuvar ve hayvan modellerinde umut verici sonuçlar alınması, insanlarda aynı etkinliğin ve güvenliğin otomatik olarak sağlanacağı anlamına gelmiyor. Doz optimizasyonu, uygulama sıklığı, doku uyumu ve uzun vadeli güvenlik gibi başlıklar, translasyonel araştırmaların vazgeçilmez adımları arasında bulunuyor. Yine de çalışma, oral ülser tedavisinde sadece ağrıyı baskılayan değil, bağışıklık yanıtını da hedef alan yeni nesil stratejilerin mümkün olabileceğini gösteriyor.</p>
<p>Bilimsel açıdan bakıldığında, bu gelişme lokal ilaç iletimi, rejeneratif tıp ve immün modülasyonun kesişiminde yer alıyor. Ağız yaraları için geliştirilen mikroiğne-eksozom yaklaşımı, tedaviyi daha akıllı ve daha hedefe yönelik hale getirme çabasının bir örneği olarak öne çıkıyor. Eğer sonraki araştırmalar da benzer bulguları desteklerse, oral mukozal lezyonların yönetiminde uzun süredir hissedilen boşluk yeni bir biyoteknolojik platformla doldurulabilir.</p>
<div class="wpan-source-metadata">
<p><strong>Kaynak Bilgileri</strong></p>
<p><strong>Subject of Research:</strong> Animals</p>
<p><strong>Article Title:</strong> Exosome-microneedle patches accelerate oral ulcer healing by remodeling macrophage–epithelial crosstalk via TSP-1/CD47/NF-κB signaling</p>
<p><strong>References:</strong><br />DOI: 10.1016/j.dtrs.2026.100032</p>
<p><strong>DOI:</strong> 10.1016/j.dtrs.2026.100032</p>
<p><strong>Keywords:</strong> Oral ülserler, mikroiğne yamaları, mezenkimal kök hücre kaynaklı eksozomlar, inflamasyon, doku rejenerasyonu, makrofaj polarizasyonu, TSP-1, CD47, NF-κB sinyallemesi, mukozal iyileşme, immünomodülasyon, rejeneratif tıp</p>
</div>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://oncology.com.tr/mikroigne-yama-agiz-yaralari-iyilesme/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Mide İlaçları Bağışıklık Hücrelerinde Test Edildi: Esomeprazol ve Feksuprazan’ın İltihap Üzerindeki Etkileri Karşılaştırıldı</title>
		<link>https://oncology.com.tr/esomeprazol-feksuprazan-iltihap-etkileri/</link>
					<comments>https://oncology.com.tr/esomeprazol-feksuprazan-iltihap-etkileri/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 09 May 2026 18:13:01 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[ONKOLOJİK HABERLER]]></category>
		<category><![CDATA[asit baskılayıcı ilaçlar]]></category>
		<category><![CDATA[bağışıklık sistemi]]></category>
		<category><![CDATA[esomeprazol]]></category>
		<category><![CDATA[feksuprazan]]></category>
		<category><![CDATA[iltihap]]></category>
		<category><![CDATA[iltihap araştırması]]></category>
		<category><![CDATA[inflamasyon kontrolü]]></category>
		<category><![CDATA[makrofaj]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://oncology.com.tr/esomeprazol-feksuprazan-iltihap-etkileri/</guid>

					<description><![CDATA[Esomeprazol ve feksuprazanın bağışıklık hücrelerinde iltihap yanıtına etkileri laboratuvar ortamında karşılaştırıldı. Çalışma, iltihap biyolojisi ve tedavi stratejileri için önemli bilgiler sunuyor.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Asit baskılayıcı ilaçlar genellikle mide yanması, reflü ve ülser tedavileriyle anılır; ancak yeni bir çalışma bu ilaçların bağışıklık sistemiyle ilişkili olabilecek daha geniş biyolojik etkilerine dikkat çekti. Araştırmacılar, esomeprazol ve feksuprazanın iltihap yanıtı üzerindeki etkilerini karşılaştırmak için laboratuvar ortamında bağışıklık hücrelerini inceledi. Bulgular, bu iki ilacın yalnızca mide asidi üzerine değil, inflamasyonla ilişkili hücresel süreçler üzerinde de farklı düzeylerde etkiler gösterebileceğini ortaya koyuyor.</p>
<p>Çalışma, lipopolisakkarit ya da kısaca LPS ile uyarılmış RAW 264.7 makrofajları üzerinde yürütüldü. LPS, bakteriyel hücre duvarının bir bileşeni olarak bağışıklık sisteminde enfeksiyon varmış gibi bir alarm yanıtı tetikler ve bu nedenle iltihap araştırmalarında yaygın olarak kullanılan bir modeldir. RAW 264.7 hücreleri ise fare kökenli bir makrofaj hattı olarak, sitokin salınımı ve diğer inflamatuvar yanıtların gözlenmesinde uzun süredir standart deney sistemlerinden biri kabul ediliyor. Bu yönüyle çalışma, insanlarda doğrudan klinik sonuç vermese de, iltihap biyolojisini anlamak için anlamlı bir laboratuvar çerçevesi sunuyor.</p>
<p>İltihap, vücudun enfeksiyon, doku hasarı veya tahrişe karşı verdiği doğal savunma yanıtının parçası. Kısa süreli olduğunda koruyucu bir işlev görüyor; ancak kontrolsüz ya da kronik hale geldiğinde otoimmün hastalıklar, uzun süreli enfeksiyonlar ve bazı kanser türleriyle ilişkilendirilebiliyor. Makrofajlar bu süreçte kilit rol oynuyor. Bu hücreler yalnızca yabancı uyarıları algılamakla kalmıyor, aynı zamanda sitokinler ve diğer sinyal molekülleri aracılığıyla inflamatuvar yanıtın şiddetini ve süresini de belirliyor. Bu nedenle makrofajlar üzerinde yapılan her yeni çalışma, anti-inflamatuvar stratejilerin anlaşılması açısından önem taşıyor.</p>
<p>Esomeprazol, proton pompa inhibitörleri arasında yer alıyor ve mide asidini azaltarak gastroözofageal reflü hastalığı ile peptik ülser gibi durumlarda yaygın biçimde kullanılıyor. Feksuprazan ise daha yeni bir sınıf olan potasyum-kompetitif asit blokerleri, yani P-CAB’ler içinde değerlendiriliyor. Bu ilaç grubu, asit baskılama mekanizması açısından PPI’lardan farklı bir yol izliyor. Araştırmanın dikkat çekici yönü, iki ilacın bilinen mide asidi baskılayıcı özelliklerinden öte, iltihapla bağlantılı biyolojik etkilerinin de karşılaştırılması oldu.</p>
<p>Bilim insanlarının bu tür karşılaştırmalara yönelmesinin nedeni, bazı asit baskılayıcı ilaçların laboratuvar çalışmalarında beklenmedik biçimde anti-inflamatuvar özellikler göstermiş olması. Özellikle esomeprazol gibi ilaçlarda, klasik kullanım alanının ötesine geçen potansiyel hücresel etkiler uzun süredir araştırma konusu. Feksuprazan ise daha yeni bir molekül olduğu için bu alandaki veriler daha sınırlı; bu da iki ilacı yan yana değerlendiren çalışmaları özellikle değerli kılıyor. Ancak uzmanlar, bu tür bulguların henüz hücre kültürü düzeyinde olduğunu ve doğrudan klinik kullanıma çevrilemeyeceğini vurguluyor.</p>
<p>Çalışmanın temel önemi, <a href="https://oncology.com.tr/sedef-hastaligi-mhc-ii-nk-hucreleri/" title="Sedef Hastalığında Yeni Bir İmmün Yol: Keratinositlerdeki MHC-II NK Hücrelerini Cilde Çekiyor" data-wpan-internal-link="1">inflamasyon</a> biyolojisinde sık kullanılan deney modelini iki farklı ilaç sınıfıyla eş zamanlı test etmesinde yatıyor. LPS ile uyarılan makrofajlar, iltihap sırasında ortaya çıkan moleküler değişiklikleri gözlemlemek için güçlü bir sistem sağlıyor. Böyle bir modelde bir ilacın sitokin salınımını, hücresel aktivasyonu veya iltihapla ilişkili sinyalleri azaltması, potansiyel anti-inflamatuvar etkiler hakkında ipucu verebiliyor. Bununla birlikte, laboratuvar koşullarında görülen etkinin gerçek hastalık tablolarında aynı şekilde ortaya çıkacağı varsayılamaz; emilim, dağılım, metabolizma ve yan etki profili gibi birçok faktör klinik sonucu değiştirir.</p>
<p>Esomeprazol ve feksuprazanın karşılaştırılması, aynı zamanda ilaç yeniden konumlandırma araştırmalarının bir örneği olarak da okunabilir. Mevcut bir ilacın başka bir biyolojik süreçte işe yarayıp yaramadığını anlamaya yönelik bu yaklaşım, yeni tedavi adaylarının geliştirilmesine kıyasla daha hızlı ve maliyet açısından daha ulaşılabilir olabilir. Buna rağmen, yeniden konumlandırma çalışmalarında en kritik aşama, laboratuvar sinyallerinin hayvan modelleri ve ardından insan çalışmalarıyla doğrulanmasıdır. Aksi halde umut verici görünen bir etki, klinikte anlamlı bir faydaya dönüşmeyebilir.</p>
<p>Bu yeni araştırma, özellikle kronik inflamasyonun temel mekanizmalarını anlamaya çalışan bilim çevreleri için dikkat çekici. Otoimmün hastalıklarda ve bazı uzun süreli inflamatuvar durumlarda, bağışıklık hücrelerinin aşırı veya düzensiz aktivasyonu hastalık yükünü artırabiliyor. Bu nedenle bağışıklık hücreleri üzerindeki farmakolojik etkileri çözmek, yalnızca mevcut ilaçların yeni yönlerini açığa çıkarmakla kalmıyor; aynı zamanda gelecekte daha hedefli tedavi stratejilerinin geliştirilmesine de zemin hazırlıyor.</p>
<p>Yine de araştırma, bir tedavi değişikliğini önermekten uzak, erken aşama bir <a href="https://oncology.com.tr/dort-nesilde-saglik-uzun-omur/" title="Dört Nesilde Sağlık ve Uzun Ömürün İzleri Bilimsel Olarak Haritalandı" data-wpan-internal-link="1">bilimsel</a> değerlendirme olarak görülmeli. Esomeprazol ve feksuprazan’ın iltihap üzerindeki etkilerine dair bu karşılaştırma, umut verici mekanistik ipuçları sunuyor; fakat hangi ilacın hangi klinik durumda daha yararlı olabileceğini söylemek için çok daha fazla kanıta ihtiyaç var. Buna rağmen çalışma, mide asidi düzenleyici ilaçların biyolojisinin sanılandan daha <a href="https://oncology.com.tr/cin-karmasik-saglik-ihtiyaclari-yaslilar/" title="Çin’de karmaşık bakım ihtiyacı olan yaşlıların sağlık hizmeti kullanımı farklı profillerde toplandı" data-wpan-internal-link="1">karmaşık</a> olabileceğini ve bağışıklık sistemiyle kesişen yeni araştırma alanları açtığını gösteriyor.</p>
<div class="wpan-source-metadata">
<p><strong>Kaynak Bilgileri</strong></p>
<p><strong>Subject of Research:</strong> Anti-inflammatory effects of esomeprazole and fexuprazan in LPS-stimulated RAW 264.7 macrophages</p>
<p><strong>Article Title:</strong> Comparison of the anti-inflammatory effects of esomeprazole and fexuprazan in lipopolysaccharide-stimulated RAW 264.7 macrophages</p>
<p><strong>Article References:</strong><br />Ju, GB., Kim, S.J., Lee, D. et al. Comparison of the anti-inflammatory effects of esomeprazole and fexuprazan in lipopolysaccharide-stimulated RAW 264.7 macrophages. BMC Pharmacol Toxicol (2026). https://doi.org/10.1186/s40360-026-01147-7</p>
</div>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://oncology.com.tr/esomeprazol-feksuprazan-iltihap-etkileri/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
