<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>nörobiyoloji &#8211; Oncology.com.tr</title>
	<atom:link href="https://oncology.com.tr/tag/norobiyoloji/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://oncology.com.tr</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Mon, 20 Jul 2026 19:15:28 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0.2</generator>

<image>
	<url>https://oncology.com.tr/wp-content/uploads/2026/07/oncology-site-icon-512-150x150.png</url>
	<title>nörobiyoloji &#8211; Oncology.com.tr</title>
	<link>https://oncology.com.tr</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Sevofluranın nöronları nasıl susturduğu atom düzeyinde aydınlandı</title>
		<link>https://oncology.com.tr/sevofluran-sodyum-kanali-noron-susturmasi/</link>
					<comments>https://oncology.com.tr/sevofluran-sodyum-kanali-noron-susturmasi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 20 Jul 2026 19:15:27 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[ONKOLOJİK HABERLER]]></category>
		<category><![CDATA[Genel anestezi]]></category>
		<category><![CDATA[iyon kanalları]]></category>
		<category><![CDATA[moleküler mekanizma]]></category>
		<category><![CDATA[nörobiyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[nöron susturma]]></category>
		<category><![CDATA[sevofluran]]></category>
		<category><![CDATA[sodyum kanal bağlanması]]></category>
		<category><![CDATA[Sodyum kanalları]]></category>
		<category><![CDATA[voltaj-kapılı sodyum kanalları]]></category>
		<category><![CDATA[yapısal biyoloji]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://oncology.com.tr/sevofluran-sodyum-kanali-noron-susturmasi/</guid>

					<description><![CDATA[Sevofluranın voltaj-kapılı sodyum kanallarını atom düzeyinde etkileyerek uyarı eşiğini yükselttiği ve nöron susturmasını nasıl tetiklediği moleküler kanıtlarla anlatıldı.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Yaklaşık iki yüzyıldır cerrahide kullanılan inhalasyon anesteziklerinin, vücutta nöronların “kapanmasına” nasıl yol açtığına dair ayrıntılar uzun süre netleşmedi. Şimdi Weill Cornell Medicine ile Londra’daki Birkbeck Üniversitesi arasında yürütülen bir çalışma, yaygın olarak kullanılan sevofluranın, nöronal uyarılabilirliğin temel taşı olan voltaj-kapılı sodyum kanallarıyla nasıl etkileştiğine dair moleküler düzeyde kanıtlar sundu. Bulgular, genel anestezinin yalnızca geniş bir “baskılama” etkisi olmadığını, belirli hedefler üzerinden sinir devrelerini susturan daha doğrudan bir mekanizmaya işaret ediyor.</p>
<p>Voltaja duyarlı sodyum kanalları, nöronların elektriksel sinyal üretmesinde ve iletmesinde kritik bir rol oynar. Hücre zarındaki elektriksel gerilim belirli bir eşiğe ulaştığında bu kanallar açılarak sodyum iyonlarının içeri akmasına izin verir; bu akış, aksiyon potansiyelinin başlatılması ve yayılması için gereklidir. Bu nedenle, sodyum kanallarının işleyişinde meydana gelecek değişiklikler nöronların ateşleme kapasitesini azaltabilir. Anesteziklerin etkisi de bu mantığa uyumlu biçimde, nöronların uyarılabilirliğini düşürerek anestezi altındaki bilinç kaybı ve hareketsizlikle bağlantılı sinirsel durumun ortaya çıkmasına katkı sağlıyor.</p>
<p>Ancak sevofluran gibi inhalasyon anesteziklerinin sodyum kanallarıyla atomik düzeyde nasıl etkileştiğini tanımlamak, biyofizik ve yapısal biyolojideki teknik sınırlamalar nedeniyle uzun süre güç kaldı. Çalışma ekibi, sevofluranın voltaj-kapılı sodyum kanallarını “kilitleme” şeklinde tanımlanan bir etkiyle kanal fonksiyonunu baskılayabileceğine odaklandı. Buradaki kilitleme fikri, kanalların açık-kapalı geçişlerini yöneten yapısal düzeneklere anestezik kaynaklı bir müdahale olabileceğini ima ediyor; böylece kanalın sodyum geçirgenliğini yeniden kazanması zorlaşabiliyor.</p>
<p>Ekip, bu etkileşimin ayrıntılarını ortaya koyabilmek için yapı-fonksiyon ilişkisini destekleyen yüksek çözünürlüklü gözlemlerle ilerledi. Çalışmada, bakteriyel sodyum kanallarının, biyomedikal araştırmalarda memeli kanallarına model olarak kullanılabildiği <a href="https://oncology.com.tr/tasinabilir-kxrf-sistemi-kemik-kursun-olcumu/" title="Yeni taşınabilir KXRF sistemi, kemikteki kurşun birikimini sahada ölçmeye yaklaşım sunuyor" data-wpan-internal-link="1">yaklaşım</a> benimsendi. Bu tür model sistemler, özellikle büyük iyon kanal proteinlerinin ayrıntılı yapısal analizlerinde bilim insanlarına benzer prensipleri inceleme imkânı tanıyabiliyor. Çalışmanın odaklandığı temel soru, anestezik molekülün kanal içinde hangi bölgelerde tutunabildiği ve bu tutunmanın kanalı hangi konformasyon durumlarına doğru ittiği.</p>
<p>Bulgular, sevofluranın kanalın işlevini azaltan etki biçimiyle uyumlu olacak şekilde, belirli etkileşim bölgeleri üzerinden sodyum kanal davranışını değiştirebildiğini gösteriyor. Bu tür “bağlanma bölgeleri”nin tanımlanması, anestezi etkisinin daha önce yalnızca fizyolojik düzeyde görülen sonuçlarını, moleküler düzeyde açıklamaya bir adım daha yaklaştırıyor. Araştırma ayrıca, anestezik etki mekanizmasını anlamak için yalnızca biyokimyasal yaklaşımların değil, kanalın atomik mimarisine dayanan yapısal verilerin de <a href="https://oncology.com.tr/yaslilarda-dis-hizmeti-tercihi/" title="Yaşlıların diş hizmeti seçiminde “ihtiyaçtan fazlası”: kalite, güven ve erişim engelleri belirleyici" data-wpan-internal-link="1">belirleyici</a> olduğunu ortaya koyuyor.</p>
<div class="wpan-source-metadata">
<p><strong>Kaynak Bilgileri</strong></p>
<p><strong>Subject of Research:</strong> Molecular interactions between anesthetics and sodium ion channels</p>
<p><strong>Article Title:</strong> Demystifying the Molecular Mechanisms of General Anesthesia</p>
<p><strong>Keywords:</strong> Anesteziyoloji, Anestezi, Sodyum Kanalları, Sevofluran, İyon Kanalları, Yapısal Biyoloji</p>
</div>
<div class="wpan-internal-link-block" data-wpan-internal-link-block="1"><strong>Related Articles</strong></p>
<ul>
<li><a href="https://oncology.com.tr/zbp1-soguk-sicak-tumor-donusumu/" data-wpan-internal-link="1">ZBP1’in tetiklediği genomik stres–bağışıklık bağı yeni bir “soğuk–sıcak” tümör anahtarı olabilir</a></li>
</ul>
</div>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://oncology.com.tr/sevofluran-sodyum-kanali-noron-susturmasi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Anoreksiya Nervoza İçin Ketojenik Yaklaşımda Umut Veren Erken Bulgular</title>
		<link>https://oncology.com.tr/anoreksiya-ketojenik-terapi-yeni-bulgular/</link>
					<comments>https://oncology.com.tr/anoreksiya-ketojenik-terapi-yeni-bulgular/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 03 Jun 2026 13:11:51 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[ONKOLOJİK HABERLER]]></category>
		<category><![CDATA[anoreksiya nervoza]]></category>
		<category><![CDATA[ketojenik diyet]]></category>
		<category><![CDATA[ketojenik terapi]]></category>
		<category><![CDATA[metabolik düzenleme]]></category>
		<category><![CDATA[metabolik psikiyatri]]></category>
		<category><![CDATA[nörobiyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[psikiyatrik tedavi]]></category>
		<category><![CDATA[yeme bozuklukları]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://oncology.com.tr/anoreksiya-ketojenik-terapi-yeni-bulgular/</guid>

					<description><![CDATA[UC San Diego araştırması, anoreksiya nervozada ketojenik terapinin güvenli ve uygulanabilir olduğunu ortaya koyuyor. Metabolik psikiyatri alanında yeni tedavi umutları sunuyor.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Kaliforniya Üniversitesi San Diego Tıp Fakültesi’nde yürütülen pilot bir çalışma, anoreksiya nervozası olan yetişkinlerde ketojenik terapinin güvenlik ve uygulanabilirlik açısından dikkat çekici bir seçenek olabileceğine işaret ediyor. Communications Medicine dergisinde yayımlanan araştırma, özellikle kilosu normale yakın olan ya da yalnızca hafif derecede düşük kilolu hastalarda, yüksek yağ, yeterli düzeyde protein ve çok düşük karbonhidrat içeren katı bir ketojenik beslenme düzeninin semptomlar üzerindeki etkisini değerlendirdi.</p>
<p>Anoreksiya nervoza, psikiyatrik hastalıklar arasında en yüksek ölüm oranlarından birine sahip olması nedeniyle uzun süredir küresel bir halk sağlığı sorunu olarak görülüyor. Mevcut tedaviler çoğunlukla davranışsal ve bilişsel müdahalelere, kilo geri kazanımına ve semptom kontrolüne odaklanıyor. Ancak klinik pratikte önemli bir sorun devam ediyor: Kilo normale dönse bile birçok hastada beden algısındaki bozulma, yemekle ilgili yoğun kaygı ve psikolojik sıkıntı sürüyor. Bu nedenle araştırmacılar, hastalığın yalnızca davranış boyutunu değil, altta yatan biyolojik mekanizmalarını da hedefleyen yeni yaklaşımlara ihtiyaç olduğunu vurguluyor.</p>
<p>Çalışmanın temel çıkış noktası, anoreksiya nervozada nörometabolik düzensizliklerin rol oynayabileceğine dair giderek güçlenen bilimsel bulgular. Araştırma ekibi, metabolik düzenlemenin <a href="https://oncology.com.tr/beyin-organoidleri-coklu-omik-atlas/" title="Beyin Organoidlerinde Yeni Dönem: Tek Hücreli Harita Midbrain ve Hindbrain Gelişimini Aydınlatıyor" data-wpan-internal-link="1">beyin</a> ve davranış <a href="https://oncology.com.tr/sarkopenik-obezite-olum-riski/" title="Kas Kaybı, Fazla Yağ ve Kırılganlık Arasındaki Bağlantı Yaşlılarda Ölüm Riskini Nasıl Etkiliyor?" data-wpan-internal-link="1">arasındaki</a> bağlantıyı etkileyerek semptomlarda iyileşme sağlayıp sağlayamayacağını test etmeyi amaçladı. Bu yaklaşım, son yıllarda gündeme gelen “metabolik psikiyatri” alanıyla da örtüşüyor; yani ruh sağlığı bozukluklarının yalnızca psikolojik değil, aynı zamanda enerji kullanımı ve beyin metabolizması açısından da ele alınması gerektiği fikriyle.</p>
<p>Çalışmanın baş araştırmacısı olan psikiyatri profesörü Guido Frank, anoreksiya nervozası tedavisinde klinik deneyime sahip bir isim olarak bu hipotezin ardındaki biyolojik mantığa dikkat çekiyor. Ancak araştırma bir pilot deneme olduğu için sonuçların, daha geniş ve kontrollü çalışmalarla doğrulanması gerekiyor. Bu durum özellikle önemli; çünkü anoreksiya nervozası gibi karmaşık bir bozuklukta her yeni yaklaşımın dikkatli biçimde, güvenlik ve tolere edilebilirlik açısından sınanması şart.</p>
<p>Ketojenik diyet, karbonhidrat alımını ciddi biçimde kısıtlayıp yağdan enerji kullanımını artıran beslenme modeli olarak biliniyor. Nörolojik hastalıklarda uzun süredir araştırılan bu yaklaşım, vücudu ketozis olarak adlandırılan metabolik duruma geçiriyor. Bu durumda beyin, enerji kaynağı olarak glikoz yerine keton cisimlerini daha fazla kullanabiliyor. Anoreksiya nervozada bu değişimin iştah, kaygı, obsesif düşünceler ve bedensel hislerle ilişkili devreler üzerinde etkili olup olmayacağı sorusu, çalışmanın merkezinde yer aldı.</p>
<p>Yine de uzmanlar için burada kritik nokta, ketojenik terapinin herkes için uygun bir yöntem olarak sunulmaması gerektiği. Özellikle anoreksiya nervozası, beslenme davranışlarının son derece hassas olduğu ve tıbbi komplikasyonların ortaya çıkabildiği bir hastalık. Bu nedenle herhangi bir diyet temelli girişim, sağlık ekibi tarafından yakından izlenmeli. Araştırmanın da tam olarak bu nedenle bir “yapılabilirlik denemesi” olarak tasarlandığı anlaşılıyor: Amaç, yalnızca etki sinyali aramak değil, aynı zamanda bu beslenme modelinin bu hasta grubunda uygulanabilir olup olmadığını anlamak.</p>
<p>Alan uzmanları açısından sonuçların bilimsel değeri, anoreksiya nervozasının tedavisinde uzun süredir görülen bir açığa temas etmesinde yatıyor. Hastalar kilo kazanımına ulaşsa bile, hastalığın çekirdek belirtileri çoğu zaman tam olarak çözülmeyebiliyor. Bu da nüks riskini artırıyor ve mevcut tedavi stratejilerinin sınırlarını ortaya koyuyor. Metabolik süreçleri hedefleyen bir yaklaşımın, psikolojik belirtileri dolaylı ya da doğrudan hafifletip hafifletmediği sorusu bu yüzden büyük önem taşıyor.</p>
<p>Çalışma aynı zamanda psikiyatrik hastalıklarda beslenme müdahalelerinin rolüne ilişkin daha geniş bir tartışmayı da besleyebilir. Son yıllarda beyin sağlığı, bağırsak-beyin ekseni ve enerji metabolizması üzerine yapılan araştırmalar, ruh sağlığının biyolojik altyapısına dair bakış açısını genişletti. Ancak anoreksiya nervozası gibi ciddi ve çok katmanlı bir bozuklukta, biyolojik hipotezlerin klinik faydaya dönüşebilmesi için sağlam kanıtlara ihtiyaç duyulduğu da açık.</p>
<p>Bu ilk bulgular, ketojenik terapinin anoreksiya nervozası tedavisinde yeni bir yol açabileceğini düşündürse de, çalışma henüz başlangıç aşamasında. Araştırmacılar için bir sonraki adım, daha büyük örneklem gruplarında, daha uzun takip süreleriyle ve standart tedavilere kıyasla bu yaklaşımın gerçekten anlamlı bir fark yaratıp yaratmadığını görmek olacak. Şimdilik ortaya çıkan tablo, tedavisi zor bu hastalıkta metabolizmayı hedefleyen stratejilerin dikkatle incelenmeye değer olduğunu gösteriyor.</p>
<p>Uzmanlar, anoreksiya nervozasının yalnızca kilo eksikliğiyle tanımlanamayacak kadar karmaşık bir tablo olduğunu hatırlatıyor. Bu nedenle etkili çözümler de tek boyutlu olmayabilir. UC San Diego ekibinin çalışması, psikiyatride beslenme ve metabolizma ekseninin daha derin biçimde araştırılması gerektiğini ortaya koyan önemli bir <a href="https://oncology.com.tr/parkinson-hastaligi-retina-testi-erken-tani/" title="Gözdeki Sessiz İpuçları Parkinson Hastalığının Erken Tanısına Yeni Bir Kapı Açıyor" data-wpan-internal-link="1">erken</a> adım olarak değerlendiriliyor.</p>
<div class="wpan-source-metadata">
<p><strong>Kaynak Bilgileri</strong></p>
<p><strong>Subject of Research:</strong> People</p>
<p><strong>Article Title:</strong> Symptom impact and safety of ketogenic therapy in adults with anorexia nervosa: a feasibility trial</p>
<p><strong>References:</strong><br />Eating disorder mortality statistics: JAMA Psychiatry <br />
Eating disorder prevalence in the U.S.: ANAD Eating Disorder Statistics <br />
Prior neurometabolic research: Nature Article on Neurometabolic Dysfunction</p>
<p><strong>Keywords:</strong> Ruh sağlığı, Yeme bozuklukları, Ketojenik terapi, Anoreksiya nervoza, Nörometabolik disfonksiyon, Psikiyatrik bozukluklar, Diyet müdahalesi, Metabolik psikiyatri, Depresyon, Klinik çalışma</p>
</div>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://oncology.com.tr/anoreksiya-ketojenik-terapi-yeni-bulgular/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Travma Anısının Moleküler İzleri İçin NIH Destekli Yeni Araştırma</title>
		<link>https://oncology.com.tr/ptsd-epigenetik-degisimler-arastirmasi/</link>
					<comments>https://oncology.com.tr/ptsd-epigenetik-degisimler-arastirmasi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 29 May 2026 20:22:58 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[ONKOLOJİK HABERLER]]></category>
		<category><![CDATA[amigdala]]></category>
		<category><![CDATA[beyin araştırmaları]]></category>
		<category><![CDATA[cinsiyet farkları]]></category>
		<category><![CDATA[epigenetik]]></category>
		<category><![CDATA[korku tepkileri]]></category>
		<category><![CDATA[nörobiyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[PTSD]]></category>
		<category><![CDATA[travma belleği]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://oncology.com.tr/ptsd-epigenetik-degisimler-arastirmasi/</guid>

					<description><![CDATA[Yeni NIH destekli çalışma, PTSD'deki uzun süreli korku belleğinin moleküler temellerini ve kadınlarda artan riskin biyolojik nedenlerini epigenetik açıdan araştırıyor.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Penn State ve Wisconsin-Milwaukee Üniversitesi’nden araştırmacıların yürüttüğü yeni bir çalışma, travmatik anıların beyinde nasıl kalıcılaştığını ve bazı insanlarda korku tepkilerinin neden olağandışı biçimde şiddetlendiğini anlamaya bir adım daha yaklaşıyor. ABD Ulusal Sağlık Enstitüleri’ne bağlı Ulusal Ruh Sağlığı Enstitüsü (NIMH), bu amaçla beş yıllık 3,2 milyon dolarlık bir fon sağladı. Proje, özellikle post-travmatik stres bozukluğunda (PTSD) görülen uzun süreli korku belleğinin arkasındaki epigenetik mekanizmaları incelemeyi <a href="https://oncology.com.tr/yapay-zeka-ile-ruh-sagligi-bas-boyun-kanseri/" title="Yapay Zekâ Destekli Eğitim, Yaşlı Baş-Boyun Kanseri Hastalarında Ruh Sağlığını Hedefliyor" data-wpan-internal-link="1">hedefliyor</a>.</p>
<p>PTSD, kişinin yaşadığı ya da tanık olduğu travmatik bir olayın ardından gelişebilen, yaşam kalitesini ciddi biçimde etkileyen karmaşık bir ruh sağlığı sorunu olarak biliniyor. ABD nüfusunun yaklaşık yüzde 7’sinin hayatının bir döneminde bu tanıyla karşılaştığı tahmin ediliyor. Ancak hastalık yalnızca travmanın kendisiyle açıklanamıyor; belirtiler, olayın üzerinden uzun zaman geçmesine rağmen ortaya çıkabilen yoğun kaçınma davranışı, tetikte olma hali ve kontrolsüz korku tepkileriyle sürüyor. Mevcut tedaviler birçok hastada fayda sağlasa da, herkes için aynı düzeyde etkili olmuyor.</p>
<p>Araştırmanın dikkat çekici yönlerinden biri, kadınların PTSD geliştirme olasılığının erkeklere göre neredeyse iki kat daha yüksek olması. Bu fark uzun süredir epidemiyolojik verilerde görülse de, arkasındaki nörobiyolojik nedenler yeterince net değil. Yeni proje, bu cinsiyet farkının hangi moleküler süreçlerle bağlantılı olabileceğini anlamaya çalışacak. Bilim insanları, özellikle beyin dokusunda genlerin çalışma biçimini değiştiren epigenetik düzenlemelere odaklanıyor.</p>
<p>Epigenetik, DNA dizisini değiştirmeden genlerin ne kadar aktif ya da baskılı olduğunu etkileyen kimyasal işaretleri kapsıyor. Bu işaretler, hücrelerin çevresel deneyimlere nasıl yanıt verdiğini belirlemede önemli rol oynuyor. Travma gibi güçlü yaşantılar, beyin devrelerinde kalıcı değişiklikler bırakarak korku anılarının normalden daha uzun süre korunmasına yol açabiliyor. Araştırmacılar, bu süreçte özellikle histon adı verilen proteinlerdeki değişimleri incelemeyi planlıyor. Histonlar, DNA’nın paketlenmesinde görev alırken aynı zamanda gen ifadesini düzenleyen kritik yapılardan biri olarak kabul ediliyor.</p>
<p>Çalışmanın merkezinde yer alan beyin bölgesi amigdala. Duygusal öğrenme ve korku belleğiyle yakından ilişkili olan bu yapı, tehdit algısı ve savunma yanıtlarında önemli bir rol oynuyor. Travmatik anıların depolanması ve <a href="https://oncology.com.tr/obstruktif-uyku-apnesi-akciger-kanseri-iliskisi/" title="Uyku Apnesi ile Akciğer Kanseri Arasındaki Olası Bağ Yeniden Gündemde" data-wpan-internal-link="1">yeniden</a> etkinleşmesi sırasında amigdalanın işlevinde meydana gelen değişiklikler, PTSD belirtilerinin sürmesinde etkili olabilir. Araştırma, amigdalanın memeliler arasında büyük ölçüde korunmuş anatomik ve işlevsel özellikleri nedeniyle, fare modellerinde elde edilecek bulguların insan sağlığı açısından da anlamlı olabileceği varsayımına dayanıyor.</p>
<p>Çalışmanın başında Penn State’ten Janine Kwapis yer alıyor. Kwapis, erken kariyer aşamasındaki çalışmalarıyla bilinen bir araştırmacı olarak, travma belleğinin moleküler temellerini çözmeye yönelik yöntemler geliştirmiş durumda. Projede ayrıca Wisconsin-Milwaukee Üniversitesi’nden ekip üyeleri de bulunuyor. İki kurumun iş birliği, hem davranışsal düzeydeki korku tepkilerini hem de bunların altında yatan moleküler değişimleri aynı çerçevede değerlendirmeyi mümkün kılacak.</p>
<p>Araştırmanın teknik boyutu da dikkat çekiyor. Ekip, gen ifadesini incelemek için RNA dizileme yaklaşımından, DNA ile protein etkileşimlerini haritalamak için ChIP-seq yönteminden ve belirli genleri ya da düzenleyici mekanizmaları test etmek için CRISPR/Cas9 tabanlı araçlardan yararlanmayı planlıyor. Bu araçlar, travmaya bağlı korku belleğinin oluşumunda hangi moleküler yolların aktif hale geldiğini ve hangilerinin baskılandığını daha ayrıntılı biçimde ortaya koyabilir. Özellikle epigenetik işaretlerin amigdala içinde nasıl değiştiğini anlamak, gelecekte daha hedefli tedavi stratejileri geliştirilmesine katkı sağlayabilir.</p>
<p>Bununla birlikte uzmanlar, bu tür çalışmaların erken aşama araştırma niteliğinde olduğunun altını çiziyor. Fare modelleri, insan hastalığını birebir yansıtmasa da, beyin devreleri ve temel biyolojik mekanizmalar hakkında güçlü ipuçları sağlayabiliyor. PTSD gibi çok katmanlı bir bozuklukta, genetik yatkınlık, hormonlar, çevresel stres faktörleri ve öğrenilmiş korku yanıtları iç içe geçmiş durumda. Bu nedenle araştırmanın değeri, tek bir yanıt sunmasından çok, hastalığın biyolojik mimarisini parça parça aydınlatmasında yatıyor.</p>
<p>Fon desteği, son yıllarda ruh sağlığı <a href="https://oncology.com.tr/parkinson-immortal-time-bias-onleme/" title="Parkinson Araştırmalarında Görünmez Zaman Hatası: Sağkalım Analizlerini Neden Dikkatle Okumalıyız?" data-wpan-internal-link="1">araştırmalarında</a> öne çıkan önemli bir alana işaret ediyor: travma anılarının yalnızca psikolojik değil, aynı zamanda moleküler düzeyde de iz bırakması. Eğer proje beklenen verileri üretirse, bilim insanları PTSD’de neden bazı korku anılarının silinmek yerine güçlenip kalıcı hale geldiğini daha iyi kavrayabilir. Bu da uzun vadede, cinsiyet farklılıklarını dikkate alan ve herkes için aynı ölçüde etkili olmayan tedavi boşluklarını hedefleyen yeni yaklaşımların önünü açabilir.</p>
<p>Şimdilik çalışma, travmanın beyinde nasıl yer ettiğine dair temel bir soruya odaklanıyor: Bir deneyim neden zamanla silinmek yerine biyolojik olarak pekişir? Bu sorunun yanıtı, PTSD ile yaşayan milyonlarca kişi için doğrudan bir tedavi sunmasa da, hastalığın köklerine dair daha sağlam ve ölçülebilir bir bilimsel çerçeve oluşturma potansiyeli taşıyor.</p>
<div class="wpan-source-metadata">
<p><strong>Kaynak Bilgileri</strong></p>
<p><strong>Subject of Research:</strong> Epigenetic mechanisms regulating fear memory formation and PTSD, with emphasis on histone modifications in the amygdala.</p>
<p><strong>Article Title:</strong> Molecular Memory of Trauma: Epigenetic Insights into Fear and PTSD</p>
<p><strong>Keywords:</strong> Travma sonrası stres bozukluğu, TSSB, korku belleği, epigenetik, histonlar, HDAC3, amigdala, RNA dizileme, ChIP-seq, CRISPR/Cas9, cinsiyet farklılıkları, anksiyete bozuklukları</p>
</div>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://oncology.com.tr/ptsd-epigenetik-degisimler-arastirmasi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Salk Enstitüsü, Yaşlanan Beyin ve Alzheimer Araştırmalarını Güçlendirmek İçin Ian Guldner’i Kadrosuna Katıyor</title>
		<link>https://oncology.com.tr/ian-guldner-salk-enstitusu-beyin-yaslanmasi/</link>
					<comments>https://oncology.com.tr/ian-guldner-salk-enstitusu-beyin-yaslanmasi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 26 May 2026 21:34:14 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[ONKOLOJİK HABERLER]]></category>
		<category><![CDATA[Alzheimer hastalığı]]></category>
		<category><![CDATA[beyin yaşlanması]]></category>
		<category><![CDATA[mikroglia]]></category>
		<category><![CDATA[nörobiyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[nörodejenerasyon]]></category>
		<category><![CDATA[nörodejeneratif hastalıklar]]></category>
		<category><![CDATA[proteostaz]]></category>
		<category><![CDATA[Salk Enstitüsü]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://oncology.com.tr/ian-guldner-salk-enstitusu-beyin-yaslanmasi/</guid>

					<description><![CDATA[Salk Enstitüsü, Dr. Ian Guldner’i kadrosuna ekleyerek beyin yaşlanması, proteostaz ve mikroglia odaklı Alzheimer araştırmalarını güçlendirmeyi hedefliyor.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Salk Enstitüsü, yaşlanan beyin ve Alzheimer hastalığı üzerine çalışan yükselen isimlerden Dr. Ian Guldner’i öğretim kadrosuna dahil edeceğini açıkladı. Guldner’in 2026’nın sonlarında yardımcı doçent olarak göreve başlaması planlanıyor. Bu atama, enstitünün sinir sisteminin yaşlanma sürecini ve nörodejeneratif hastalıkların biyolojik temellerini anlamaya dönük araştırma kapasitesini genişleten dikkat çekici bir adım olarak görülüyor.</p>
<p>Guldner’in araştırma programı, beynin yaşlanması sırasında <a href="https://oncology.com.tr/cocukluk-medulloblastom-nuksu-hucreler/" title="Çocukluk Çağı Medulloblastomunda Nüksü Tetikleyen Hücreler Hedefleniyor" data-wpan-internal-link="1">hücreler</a> arasındaki iletişimin nasıl yeniden şekillendiğine odaklanıyor. Özellikle nöronlar içinde işleyen proteostaz adı verilen sistemin nasıl korunduğu ya da bozulduğu sorusu, çalışmalarının merkezinde yer alıyor. Proteostaz; proteinlerin üretilmesi, doğru biçimde katlanması, gerektiğinde geri dönüştürülmesi ve yıkılması gibi süreçleri kapsayan temel bir hücresel denge mekanizması. Sinir hücreleri onlarca yıl boyunca işlevini sürdürdüğü için bu denge, nöronal sağkalım açısından kritik önem taşıyor.</p>
<p>Bilim insanları, proteostaz ağlarındaki aksamanın protein kümelenmesine ve hücresel işlev kaybına yol açabildiğini uzun süredir biliyor. Bu tür değişiklikler, Alzheimer hastalığı gibi yaşa bağlı nörodejeneratif tablolarda görülen temel biyolojik özellikler arasında sayılıyor. Guldner’in laboratuvarı, bu bozulmaların beynin yaşlanmasının erken evrelerine nasıl katkı sunduğunu ortaya koymayı hedefliyor. Amaç yalnızca süreçleri tanımlamak değil; aynı zamanda bu mekanizmaların gelecekte olası tedavi yaklaşımları için nasıl hedeflenebileceğini anlamak.</p>
<p>Bu yaklaşım, nörodejenerasyon araştırmalarında giderek daha fazla önem kazanan bir alanla örtüşüyor. Alzheimer hastalığı tek bir nedene indirgenemeyecek kadar karmaşık bir biyolojik tablo sunuyor ve protein birikimi, hücresel stres yanıtları, bağışıklık tepkileri ve sinaptik iletişim bozuklukları gibi çok sayıda mekanizmanın birlikte değerlendirilmesini gerektiriyor. Proteostazın korunması, bu ağın önemli bir parçası olarak öne çıkıyor; ancak bu sistemin insan beyninde yaşla birlikte nasıl değiştiği hâlâ ayrıntılı biçimde çözülmüş değil.</p>
<p>Guldner’in çalışmasındaki bir diğer ana başlık ise beynin mikroçevresindeki nöroimmün etkileşimler. Beynin <a href="https://oncology.com.tr/akciger-tumor-makrofaj-rolu/" title="Tümör İçindeki Makrofajların Haritası, Kansere Karşı ve Kanserle İşbirliği Yapan Hücreleri Ayırıyor" data-wpan-internal-link="1">bağışıklık sistemi</a> büyük ölçüde mikroglia adı verilen, gözetim ve yanıt işlevleri olan yerleşik makrofaj benzeri hücreler tarafından yönetiliyor. Mikroglialar, sinir dokusundaki değişiklikleri algılama, hasarlı yapıları temizleme ve çevresel dengeyi koruma gibi roller üstleniyor. Ancak bu hücrelerin işlevi, yaşlanma sürecinde ve hastalık durumlarında karmaşık biçimde değişebiliyor.</p>
<p>Özellikle mikroglianın çevredeki hücre sinyallerini nasıl okuduğu ve buna nasıl karşılık verdiği, Alzheimer araştırmalarında yoğun biçimde inceleniyor. Normal koşullarda yararlı olan bağışıklık gözetimi, bazı bağlamlarda aşırı ya da yetersiz yanıtlarla nörolojik hasarı artırabilir. Guldner’in ilgilendiği iletişim ağları, tam da bu ince dengeyi anlamaya yönelik görünüyor. Hücreler arası sinyallerin bozulması, yalnızca nöronları değil, onları destekleyen ve izleyen tüm hücresel topluluğu etkileyebilir.</p>
<p>Salk Enstitüsü açısından bu atama, temel biyoloji ile hastalık mekanizmalarını birbirine bağlayan uzun vadeli araştırma çizgisinin bir parçası. Kurum, sinir sistemi, yaşlanma biyolojisi ve moleküler hücre bilimi alanlarında derinleşen çalışmalar yürütüyor. Guldner’in gelişi, özellikle erken dönem biyolojik değişimlerin saptanması ve bunların gelecekte <a href="https://oncology.com.tr/pankreas-kanserinde-vitamin-d-analoguyla-tedavi/" title="Pankreas Kanserinde Kalkanı Zayıflatma Fikri Klinik Denemede İlk Sinyalleri Verdi" data-wpan-internal-link="1">klinik</a> olarak anlamlı stratejilere dönüştürülmesi açısından yeni bir ivme sağlayabilir. Bununla birlikte, alan uzmanları bu tür çalışmaların çoğunun temel araştırma niteliğinde olduğunu ve klinik uygulamaya geçişin zaman alacağını vurguluyor.</p>
<p>Alzheimer hastalığına yönelik bilimsel yaklaşım son yıllarda da önemli ölçüde değişti. Araştırmacılar artık yalnızca son evre patolojilere değil, hastalık sürecinin çok daha erken dönemlerine odaklanıyor. Yaşlanmanın beyin hücrelerinde oluşturduğu küçük ama birikimli etkiler, yıllar içinde belirgin bilişsel kayıplara zemin hazırlayabiliyor. Bu nedenle proteostaz, hücresel stres yanıtları ve bağışıklık gözetimi gibi mekanizmaların erken dönemde anlaşılması, önleme ve yavaşlatma stratejileri açısından büyük önem taşıyor.</p>
<p>Guldner’in Salk kadrosuna katılması, genç araştırmacıların giderek daha disiplinler arası bir çerçevede çalıştığını da gösteriyor. Beyin yaşlanması artık yalnızca nöron odaklı bir konu değil; glial hücreler, bağışıklık sistemi, protein biyolojisi ve hücresel iletişimi birlikte ele alan geniş bir araştırma alanı haline gelmiş durumda. Bu bağlamda yeni laboratuvarın, Alzheimer hastalığının erken biyolojik imzalarını ve yaşlanma ile ilişkili kırılganlık noktalarını daha ayrıntılı haritalaması bekleniyor.</p>
<p>Kesin sonuçlara ulaşmak için hâlâ uzun bir yol var. Ancak Guldner’in uzmanlığının Salk Enstitüsü’ne katılması, beynin yaşlanma sürecini yöneten hücresel mekanizmaları çözmeye dönük küresel çabalarda önemli bir güçlenme anlamına geliyor. Araştırmanın önümüzdeki yıllarda, sinir hücrelerindeki protein dengesinden mikroglial yanıtların inceliklerine uzanan geniş bir biyolojik harita sunması bekleniyor. Bu harita, Alzheimer gibi nörodejeneratif hastalıkların neden bazı kişilerde daha hızlı ilerlediğini anlamak için değerli ipuçları sağlayabilir.</p>
<div class="wpan-source-metadata">
<p><strong>Kaynak Bilgileri</strong></p>
<p><strong>Subject of Research:</strong> Brain Aging, Alzheimer’s Disease, Cellular Communication Mechanisms, Proteostasis, Neuroimmune Interactions</p>
<p><strong>Article Title:</strong> Not provided in the original content</p>
<p><strong>Keywords:</strong> Beyin yaşlanması, Alzheimer hastalığı, proteostaz, mikroglia, nörodejenerasyon, hücresel iletişim, immün gözetim, protein dinamikleri, nöroimmün etkileşimler, bilişsel sağlık, nörobiyoloji, Salk Enstitüsü</p>
</div>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://oncology.com.tr/ian-guldner-salk-enstitusu-beyin-yaslanmasi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Şizofreniyle İlişkili Küçük RNA’lar Fare Beyninde Davranış ve Bellek İzlerini Değiştirdi</title>
		<link>https://oncology.com.tr/sizofreni-kucuk-rna-beyin-davranis/</link>
					<comments>https://oncology.com.tr/sizofreni-kucuk-rna-beyin-davranis/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 25 May 2026 20:56:57 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[ONKOLOJİK HABERLER]]></category>
		<category><![CDATA[bilişsel bozukluklar]]></category>
		<category><![CDATA[fare modeli]]></category>
		<category><![CDATA[hipokampus]]></category>
		<category><![CDATA[küçük RNA]]></category>
		<category><![CDATA[mikroRNA]]></category>
		<category><![CDATA[nörobiyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[sinir plastisitesi]]></category>
		<category><![CDATA[şizofreni]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://oncology.com.tr/sizofreni-kucuk-rna-beyin-davranis/</guid>

					<description><![CDATA[Şizofreni hastalarının hipokampusundan elde edilen küçük RNA’ların fare beynine aktarılması, davranış ve bilişsel işlevlerde değişikliklere yol açarak hastalığın moleküler temellerini ortaya koyuyor.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Şizofreninin biyolojik kökenlerine dair araştırmalar, bu kez beynin çok küçük ama etkili moleküllerine odaklanan dikkat çekici bir bulgu üretti. Cell Death and Discovery dergisinde yayımlanan yeni çalışmada, şizofreni tanısı almış bireylerin hipokampusundan elde edilen küçük RNA’ların farelere aktarılmasının, hayvanların beyin işlevlerinde ve davranışlarında ölçülebilir değişikliklere yol açtığı bildirildi. Bulgular, hastalığın yalnızca genel sinir devreleri üzerinden değil, gen ifadesini ince ayar eden küçük RNA ağları üzerinden de şekillenebileceğine işaret ediyor.</p>
<p>Şizofreni; sanrılar, halüsinasyonlar, bilişsel gerileme ve sosyal işlevlerde bozulma gibi çok katmanlı belirtilerle seyreden, nöropsikiyatri alanının en karmaşık hastalıklarından biri olarak kabul ediliyor. Uzmanlar uzun süredir bu klinik tablonun tek bir mekanizmayla açıklanamayacağını, <a href="https://oncology.com.tr/akalazya-fam129c-otoimmun-mekanizma/" title="Achalasia’da Yeni Genetik İpucu: FAM129C Varyantı Otoimmün Süreci Aydınlatıyor" data-wpan-internal-link="1">genetik</a> yatkınlık, gelişimsel süreçler ve çevresel etkilerin birlikte rol oynadığını düşünüyor. Ancak hastalığın hücresel düzeyde nasıl ortaya çıktığı hâlâ tam olarak çözülebilmiş değil. Yeni çalışma, bu boşlukta küçük RNA’ların beklenmedik bir rol oynayabileceğini gösteren deneysel bir pencere açıyor.</p>
<p>Araştırmanın merkezinde hipokampus yer alıyor. Bellek oluşumu, duygusal işlemleme ve öğrenme için kritik öneme sahip bu beyin bölgesi, şizofreniyle ilişkili bilişsel belirtiler açısından da uzun zamandır ilgi odağı. Ekip, hastalığı olan ve olmayan bireylerin hipokampus dokularından elde edilen küçük RNA havuzlarını inceleyerek, bu moleküllerin fare hipokampusuna aktarılmasının ardından oluşan etkileri karşılaştırdı. Küçük RNA’lar, protein kodlamayan ancak genlerin ne zaman ve ne kadar çalışacağını düzenleyen mikroRNA’lar ve benzeri türleri içeriyor; bu nedenle sinir sistemi gelişimi ve plastisitesi üzerinde güçlü etkiler yaratabiliyorlar.</p>
<p>Çalışmada kullanılan yaklaşım, küçük RNA’ların sadece eşlik eden biyobelirteçler değil, doğrudan biyolojik etkisi olan düzenleyiciler olabileceği fikrine dayanıyor. Araştırmacılar, şizofreni tanılı bireylerin hipokampusundan izole edilen küçük RNA’ları farelerin hipokampusuna aktardı ve ardından hayvanların davranışlarını, öğrenme süreçlerini ve beyin işlevlerini izledi. Elde edilen sonuçlar, bu RNA’ların aktarımının belirli bilişsel ve sinirsel fenotiplerle ilişkili olduğunu gösterdi. Başka bir deyişle, insan dokusundan alınan küçük RNA profili, hayvan beyninde hastalıkla uyumlu bazı değişimleri tetikleyebildi.</p>
<p>Bulguların dikkat çekici yönü, etkinin yalnızca genel bir stres yanıtı ya da belirsiz bir doku hasarıyla açıklanamaması. Araştırmacıların aktardığına göre, gözlenen değişiklikler şizofreniyle ilişkili özgül davranış ve nörobiyolojik örüntülerle uyum gösteriyor. Bu durum, küçük RNA’ların post-transkripsiyonel düzenleme yoluyla sinir hücreleri <a href="https://oncology.com.tr/kirsal-yaslilik-gunluk-beceriler-yalnizlik/" title="Kırsalda Yaşlanmada Günlük Beceriler, Yalnızlık ve Direnç Arasındaki Görünmez Bağ" data-wpan-internal-link="1">arasındaki</a> iletişim, plastisite ve bellek devreleri üzerinde doğrudan etkili olabileceği düşüncesini güçlendiriyor. Ancak çalışma, insan şizofrenisinin tüm yönlerini açıklayan nihai bir model sunmuyor; daha çok, hastalığın moleküler mimarisine dair güçlü bir deneysel ipucu veriyor.</p>
<p>Şizofreni araştırmalarında son yıllarda genom, epigenom ve transkriptom düzeyindeki değişimlere yoğun ilgi var. Küçük RNA’lar bu çerçevede özellikle önemli çünkü birden çok geni aynı anda etkileyebiliyor ve sinir hücrelerinin yanıt eşiklerini değiştirebiliyorlar. Bu özellikleri nedeniyle, bir hastalıkta tek bir mutasyon ya da tek bir protein bozukluğundan ziyade, çoklu gen ağlarının yeniden ayarlanması söz konusu olabilir. Yeni çalışma da tam olarak bu noktaya temas ediyor: Hastalığa özgü küçük RNA imzaları, beyin devrelerinde ölçülebilir sonuçlar doğurabiliyor olabilir.</p>
<p>Yine de uzmanların bu tür bulguları temkinli yorumlaması gerekiyor. İnsan dokusundan fare beynine yapılan aktarım, karmaşık bir psikiyatrik hastalığın birebir kopyasını değil, belirli biyolojik özelliklerini modellemeyi amaçlar. Bu nedenle sonuçlar, doğrudan insanlarda tedaviye çevrilecek bir yöntem olarak değil, mekanizmayı çözmeye dönük bir araştırma aracı olarak görülmeli. Çalışmanın değeri de burada yatıyor: Şizofrenide hangi moleküler yolların bozulduğunu daha net anlamak, ileride daha hedefli tanı ve tedavi stratejilerinin önünü açabilir.</p>
<p>Hipokampusun bu tablo içindeki rolü de ayrıca önem taşıyor. Bu bölgedeki işlev bozuklukları, şizofreni hastalarında sık görülen dikkat, öğrenme ve çalışma belleği sorunlarıyla ilişkilendiriliyor. Küçük RNA’ların burada etkili olması, bilişsel belirtilerin <a href="https://oncology.com.tr/tetraploidi-tumor-saldirganligi/" title="Bazı Tümörler Neden Daha Saldırgan Davranıyor? Tetraploidiye Dair Yeni İpuçları" data-wpan-internal-link="1">neden</a> bazı hastalarda belirginleştiğini açıklamaya yardımcı olabilir. Ayrıca mikroRNA’lar ve diğer küçük RNA türleri, sinaptik bağlantıların olgunlaşmasında ve yeniden düzenlenmesinde görev aldıkları için, hastalığın gelişimsel kökenlerine dair ipuçları da sunabilir.</p>
<p>Çalışma aynı zamanda psikiyatri ile moleküler nörobiyoloji arasındaki mesafenin giderek azaldığını gösteriyor. Bir zamanlar büyük ölçüde davranışsal gözlemlerle tanımlanan ruh sağlığı bozuklukları, artık hücresel mekanizmalar ve gen düzenleme ağları üzerinden de inceleniyor. Şizofreniyle bağlantılı küçük RNA’ların fare beyninde belirli etkiler üretmesi, bu dönüşümün somut örneklerinden biri. Araştırmacılar açısından bir sonraki adım, hangi küçük RNA türlerinin en etkili olduğunu, hangi gen hedeflerini düzenlediğini ve bu sinyallerin hastalığın farklı klinik alt tipleriyle nasıl ilişkili olduğunu daha ayrıntılı çözmek olacak.</p>
<p>Şimdilik elde edilen sonuç, şizofreninin biyolojisine dair önemli bir soruyu yeniden gündeme taşıyor: Hastalığın davranışsal belirtileri, beynin küçük RNA tabanlı düzenleyici sistemlerindeki bozulmalardan ne ölçüde etkileniyor? Bu sorunun yanıtı henüz tamamlanmış değil. Ancak yeni bulgular, şizofreninin moleküler temellerini anlamada küçük RNA’ların artık göz ardı edilemeyecek bir araştırma alanı olduğunu açık biçimde ortaya koyuyor.</p>
<div class="wpan-source-metadata">
<p><strong>Kaynak Bilgileri</strong></p>
<p><strong>Subject of Research:</strong> The role of hippocampal small RNAs derived from schizophrenia patients in inducing cognitive and neural phenotypes in mice.</p>
<p><strong>Article Title:</strong> Hippocampal small RNAs from patients with schizophrenia induce specific cognitive and neural phenotypes in mice.</p>
<p><strong>Article References:</strong><br />Galán-Ganga, M., Guisado-Corcoll, A., Sancho-Balsells, A. et al. Hippocampal small RNAs from patients with schizophrenia induce specific cognitive and neural phenotypes in mice. Cell Death Discov. (2026). https://doi.org/10.1038/s41420-026-03166-z</p>
<p><strong>DOI:</strong> https://doi.org/10.1038/s41420-026-03166-z</p>
</div>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://oncology.com.tr/sizofreni-kucuk-rna-beyin-davranis/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Beynin Destek Hücrelerinde Empati Benzeri Tepkileri Açıklayan Yeni GABA İmzası</title>
		<link>https://oncology.com.tr/ng2-glia-gaba-empati-davranislari/</link>
					<comments>https://oncology.com.tr/ng2-glia-gaba-empati-davranislari/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 25 May 2026 18:24:19 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[ONKOLOJİK HABERLER]]></category>
		<category><![CDATA[empati benzeri davranış]]></category>
		<category><![CDATA[GABA sinyali]]></category>
		<category><![CDATA[GABAerjik sinyalizasyon]]></category>
		<category><![CDATA[glial hücreler]]></category>
		<category><![CDATA[NG2 glia]]></category>
		<category><![CDATA[nörobilim]]></category>
		<category><![CDATA[nörobiyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[sosyal kaygı]]></category>
		<category><![CDATA[sosyal stres]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://oncology.com.tr/ng2-glia-gaba-empati-davranislari/</guid>

					<description><![CDATA[Yeni araştırma, NG2 glia hücrelerindeki GABA sinyalizasyonunun farelerde empati benzeri sosyal tepkilerle ilişkili olduğunu ortaya koyuyor. Sosyal stresin nörobiyolojisi yeniden şekilleniyor.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Empati, uzun süredir yalnızca nöronların karmaşık ağlarına atfedilen bir beyin işlevi olarak görülüyordu. Ancak <em>Nature Communications</em>’ta yayımlanan yeni bir çalışma, sosyal davranışın bu yönünde daha önce geri planda kalan bir <a href="https://oncology.com.tr/ileri-karaciger-yetmezligi-makrofaj-tedavisi/" title="Edinburgh’dan Karaciğer Yetmezliğinde Hücre Tedavisine Yeni Yol Açan Deneme" data-wpan-internal-link="1">hücre</a> grubuna, NG2 glia ya da oligodendrosit öncü hücrelerine dikkat çekiyor. Jian ve çalışma arkadaşlarının yürüttüğü araştırma, bu hücrelerdeki GABAerjik sinyalizasyonun, farelerde <a href="https://oncology.com.tr/ng2-glia-gaba-sosyal-stres-empati/" title="Sosyal Stresin Beyindeki İzinde Yeni Bir Oyuncu: NG2 Glia ve GABA Sinyali" data-wpan-internal-link="1">gözlemsel sosyal yenilgi</a> sırasında ortaya çıkan empati benzeri davranışlarla bağlantılı olduğunu gösteriyor.</p>
<p>Çalışmanın önemi yalnızca belirli bir moleküler yolak göstermesinden gelmiyor. Bulgular, beynin sosyal stres ve başkalarının yaşadığı olumsuz deneyimlere verilen tepkileri düzenlerken, nöronlar kadar glial hücrelerin de aktif rol üstlenebileceğini düşündürüyor. NG2 glia, uzun süre boyunca çoğunlukla miyelin oluşumu ve sinir hücrelerinin yapısal desteğiyle ilişkilendirildi. Bu yeni çalışma ise bu hücrelerin, nörotransmitterlere yanıt vererek davranış düzeyinde anlamlı sonuçlar doğurabilecek biçimde işlev gördüğünü öne sürüyor.</p>
<p>Araştırmanın merkezinde yer alan gözlemsel sosyal yenilgi modeli, sosyal stresin ve sosyal tehdit algısının deneysel olarak incelenmesinde sık kullanılan bir yaklaşım. Bu modelde bir fare, başka bir fareye uygulanan yenilgiyi ya da zorlanmayı izliyor; yani stresli olaya doğrudan maruz kalmıyor, ancak onu gözlemliyor. Bu durum, hem sosyal stresin dolaylı etkilerini hem de diğer bireyin deneyimine duyarlı tepkileri incelemek için değerli bir pencere sunuyor. Bilim insanları, bu paradigmanın bazı yönleriyle empatiye benzer davranış örüntülerini ve sosyal kaygı yanıtlarını yansıtabildiğini belirtiyor.</p>
<p>Jian ve ekibi, bu model sırasında NG2 glial hücrelerde GABAerjik sinyalizasyonun arttığını saptadı. GABA, beyinde çoğunlukla baskılayıcı bir nörotransmitter olarak bilinir ve sinir devrelerinin aşırı uyarılmasını dengelemeye yardımcı olur. Ancak bu çalışma, GABA’nın etkisinin yalnızca nöronlarla sınırlı olmadığını, NG2 glia üzerinde de davranışla ilişkili bir düzenleme katmanı oluşturabileceğini gösteriyor. Böylece araştırma, glia-nöron etkileşimlerinin sosyal davranışın biyolojik temelindeki yerini yeniden tanımlayan bir çizgiye işaret ediyor.</p>
<p>Empatinin sinirbilimsel açıklamaları bugüne kadar daha çok ön singulat korteks, amigdala ve limbik ağlar gibi alanlara odaklanmıştı. Bu bölgeler, başkalarının duygusal durumlarını algılama, tehdit değerlendirme ve stres yanıtı oluşturma gibi süreçlerde merkezi kabul ediliyor. Buna karşın son yıllarda glial hücrelerin de yalnızca “yardımcı” elemanlar olmadığını, sinaptik aktiviteyi ve ağ davranışını etkileyebildiğini gösteren çok sayıda çalışma yayımlandı. NG2 glia üzerindeki GABA sinyalinin empati benzeri davranışla ilişkilendirilmesi, bu genişleyen bakış açısına güçlü bir örnek sunuyor.</p>
<p>Çalışmanın dikkat çeken yönlerinden biri de, gözlemsel sosyal yenilgi sırasında ortaya çıkan değişimin doğrudan sosyal bağlamla ilişkili görünmesi. Yani araştırma, yalnızca genel bir stres tepkisini değil, başkalarının yaşadığı sosyal yenilginin izlenmesiyle tetiklenen özel bir nörobiyolojik yanıtı ele alıyor. Bu ayrım önemli; çünkü empati benzeri davranış, basit bir korku ya da kaçınma refleksinden daha fazlasını içeriyor. Başka bir canlının durumunu algılama ve buna uygun bir içsel yanıt oluşturma kapasitesi, çok katmanlı bir sinir sistemi düzenlenmesini gerektiriyor.</p>
<p>NG2 glia’nın bu süreçte nasıl bir mekanizma üzerinden rol oynadığı henüz tüm ayrıntılarıyla çözülmüş değil. Ancak GABAerjik sinyaldeki artışın, bu hücrelerin çevresel sosyal bilgiyi algılayıp yanıt verebildiğini düşündürmesi bakımından önemli olduğu belirtiliyor. Bu bulgu, glial hücrelerin yalnızca pasif destek yapılarına indirgenemeyeceğini; tersine, beyin devrelerinin davranış üreten işleyişine aktif biçimde katıldığını bir kez daha ortaya koyuyor. Araştırma, glia biyolojisi ile sosyal nörobilim arasındaki sınırın giderek daha geçirgen hale geldiğini gösteriyor.</p>
<p>Yine de bu sonuçların insan davranışına doğrudan aktarılmaması gerekiyor. Çalışma farelerde yürütüldü ve empati benzeri davranışların ölçümü, insanlarda görülen duygusal empati ya da bilişsel empatiyle bire bir aynı değil. Buna rağmen hayvan modelleri, sosyal stresin beyin üzerinde hangi hücresel ve moleküler etkileri doğurabileceğini anlamada vazgeçilmez araçlar olmaya devam ediyor. Özellikle glia-nöron etkileşimleri gibi karmaşık konularda, bu tür deneysel çalışmalar yeni hipotezler üretmek için kritik önemde.</p>
<p>Bu araştırma, sosyal davranışın biyolojik temelini anlamaya çalışan alan için iki önemli mesaj veriyor. Birincisi, empati benzeri yanıtlar yalnızca klasik nöronal devrelerle açıklanmayabilir. İkincisi, NG2 glia gibi uzun süre gölgede kalmış hücre tipleri, beyindeki sosyal bilgi işleme süreçlerinde <a href="https://oncology.com.tr/akut-hiv-enfeksiyon-genom-takibi/" title="Erken HIV Enfeksiyonunda Tam Genom Takibi, Virüsün Beklenenden Daha Karmaşık Yayıldığını Gösterdi" data-wpan-internal-link="1">beklenenden</a> daha etkin olabilir. GABAerjik sinyalizasyonun bu hücrelerde davranışsal sonuçlar doğurması, gelecekte sosyal stres, sosyal kaygı ve nörogelişimsel süreçlerin incelenmesinde yeni araştırma yolları açabilir.</p>
<p>Sonuç olarak, Jian ve ekibinin çalışması beynin sosyal dünyayı nasıl işlediğine dair yerleşik kabulleri zorluyor. NG2 glia içinde GABA sinyalinin empati benzeri davranışlarla bağlantılı bulunması, sinirbilimde hücre çeşitliliğinin ve kimyasal iletişimin ne kadar belirleyici olabileceğini hatırlatıyor. Bulgular erken aşama düzeyinde olsa da, sosyal davranışın sadece nöronların değil, beyin dokusunun tamamının ortak ürünü olabileceğini gösteren dikkat çekici bir adım niteliğinde.</p>
<div class="wpan-source-metadata">
<p><strong>Kaynak Bilgileri</strong></p>
<p><strong>Subject of Research:</strong> GABAergic signaling in NG2 glia and its role in mediating empathy-like behavior during observational social defeat in rodents.</p>
<p><strong>Article Title:</strong> GABA signaling in NG2 glia mediates empathy-like behavior under observational social defeat.</p>
<p><strong>Article References:</strong><br />Jian, Y., Jin, S., Liu, P. et al. GABA signaling in NG2 glia mediates empathy-like behavior under observational social defeat. Nat Commun (2026). https://doi.org/10.1038/s41467-026-73488-0</p>
</div>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://oncology.com.tr/ng2-glia-gaba-empati-davranislari/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kemik ve Beyin Arasındaki Bağlantılar Vücudun Her Bölgesinde Aynı Değil: Yeni Çalışma Bölgesel Genetik Farkları Ortaya Koydu</title>
		<link>https://oncology.com.tr/kemik-beyin-bolgesel-genetik-farkliliklar/</link>
					<comments>https://oncology.com.tr/kemik-beyin-bolgesel-genetik-farkliliklar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 25 May 2026 11:56:36 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[ONKOLOJİK HABERLER]]></category>
		<category><![CDATA[fenotipik farklılıklar]]></category>
		<category><![CDATA[genetik görüntüleme]]></category>
		<category><![CDATA[genetik varyasyon]]></category>
		<category><![CDATA[genomik analiz]]></category>
		<category><![CDATA[iskelet sistemi]]></category>
		<category><![CDATA[kemik-beyin bağlantısı]]></category>
		<category><![CDATA[manyetik rezonans görüntüleme]]></category>
		<category><![CDATA[nörobiyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[tıp]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://oncology.com.tr/kemik-beyin-bolgesel-genetik-farkliliklar/</guid>

					<description><![CDATA[Nature Communications’da yayımlanan çalışma, kemik ve beyin arasındaki genetik ve fenotipik bağların vücut bölgelerine göre farklılık gösterdiğini ortaya koyuyor.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>İnsan vücudunda kemik ve <a href="https://oncology.com.tr/parkinson-makine-ogrenmesi-cift-hedefli-beyin-pili/" title="Makine Öğrenmesi Parkinson’da Çift Hedefli Beyin Pili Ayarlarını İyileştiriyor" data-wpan-internal-link="1">beyin</a> arasındaki ilişki uzun süredir biliniyor, ancak yeni bir çalışma bu ilişkinin sanıldığından çok daha karmaşık ve bölgeye özgü olduğunu gösteriyor. Nature Communications dergisinde yayımlanan araştırma, iskelet ile beyin arasındaki fenotipik ve <a href="https://oncology.com.tr/gebelikte-safra-asidi-genetik-faktorler/" title="Gebelikte Safra Asidi Dengesini Şekillendiren Genetik İmzalar Haritalandı" data-wpan-internal-link="1">genetik</a> bağlantıların vücudun farklı bölgelerinde aynı şekilde işlemediğini ortaya koyarak, nörobiyoloji ve ortopedi alanlarında önemli bir tartışma başlattı.</p>
<p>Çalışmanın en dikkat çekici sonucu, kemik-beyin etkileşimlerinin tek tip bir biyolojik düzenek olmadığı yönünde. Araştırmacılar, kemik dokusunun farklı bölgeleri ile beyin yapısı ve işlevi arasında hem gözlenebilir özellikler düzeyinde hem de genetik düzeyde değişken ilişkiler saptadı. Bu bulgu, kemik dokusunun yalnızca mekanik destek sağlayan pasif bir yapı olmadığı; beynin gelişimi, işlevi ve muhtemelen bazı sistemik biyolojik süreçlerle daha dinamik bir ilişki içinde bulunduğu fikrini güçlendiriyor.</p>
<p>Uzun yıllar boyunca kemik ve beyin arasındaki bağlantılar çoğunlukla kalsiyum metabolizması, sinir sistemi hasarının kemik yenilenmesine etkisi ya da hareket kısıtlılığının iskelet üzerindeki sonuçları gibi sınırlı başlıklar üzerinden incelendi. Ancak bu yeni çalışma, konuyu daha geniş bir çerçeveye taşıyarak kemiğin farklı anatomik bölgeleriyle beynin belirli yapıları arasında hangi düzeylerde örtüşmeler bulunduğunu araştırdı. Böylece yalnızca “kemik ile beyin arasında ilişki var mı?” sorusuna değil, “bu ilişki vücudun neresinde, hangi biyolojik imzalarla ve hangi genetik örüntülerle ortaya çıkıyor?” sorusuna da yanıt arandı.</p>
<p>Araştırmada yüksek çözünürlüklü manyetik rezonans görüntüleme, üç boyutlu kemik yapısı görüntüleme ve genom çapında ilişkilendirme analizleri birlikte kullanıldı. Büyük bir insan kohortundan elde edilen bu veri seti, beynin anatomik özellikleri ile kemik yapısının bölgesel ölçümlerini aynı çerçevede değerlendirmeye olanak tanıdı. Bilgisayarlı modelleme ve istatistiksel genome-wide association study, yani GWAS analizleri sayesinde araştırmacılar, bazı kemik bölgeleri ile beyin özellikleri arasında ortak genetik sinyallerin bulunduğunu, ancak bu ortaklığın tüm iskelette eşit dağılmadığını tespit etti.</p>
<p>Bu bölgesel heterojenlik, çalışmanın ana mesajını oluşturuyor. Başka bir deyişle, kafatası, uzun kemikler veya diğer iskelet bölgeleri ile beyin arasındaki ilişkiler aynı biyolojik mantığa dayanmayabilir. Bazı bölgelerde daha güçlü fenotipik bağlantılar görülürken, bazı bölgelerde genetik düzeyde farklılıklar öne çıkabiliyor. Bu durum, kemik ve beyin arasındaki etkileşimin hem gelişimsel süreçler hem de dokuya özgü genetik düzenleme mekanizmaları tarafından şekillendirildiğini düşündürüyor.</p>
<p>Bilim insanları açısından bu sonuçlar özellikle önemli, çünkü insan fizyolojisinde birbirinden ayrı görünen organ sistemlerinin aslında ortak genetik ve gelişimsel ağlar üzerinden ilişki kurabileceğini gösteriyor. Kemik dokusunda meydana gelen farklılaşmaların beyin yapısı üzerindeki etkileri ya da beynin belirli özelliklerinin iskelet gelişimiyle bağlantısı, şimdiye kadar çoğu zaman bütüncül değil parçalı biçimde ele alınmıştı. Yeni çalışma ise bu parçalı yaklaşımın ötesine geçerek, aynı biyolojik eksenin farklı bölgelerde farklı biçimlerde çalışabileceğine işaret ediyor.</p>
<p>Bu bulguların nörobiyoloji açısından önemi kadar ortopedi ve iskelet <a href="https://oncology.com.tr/yaslilarda-ozerklik-kaybi-fiziksel-saglik/" title="Yaşlılarda Karar Hakkının Aşınması, Bedensel Sağlığı Sessizce Zayıflatıyor" data-wpan-internal-link="1">sağlığı</a> açısından da değeri var. Kemik yeniden şekillenmesi, yaşlanma, nörogelişimsel süreçler ve merkezi sinir sisteminin düzenleyici etkileri gibi konular, gelecekte bölgesel analizlerle daha ayrıntılı incelenebilir. Özellikle genetik heterojenliğin daha net anlaşılması, kemik ve beyin hastalıkları arasındaki olası bağlantıların daha doğru yorumlanmasına yardımcı olabilir. Ancak araştırma, bu ilişkinin klinik sonuçlarını doğrudan tanımlamaktan ziyade, temel biyolojik haritayı daha yüksek çözünürlükle ortaya koyuyor.</p>
<p>Uzmanlara göre böyle çalışmaların değeri, büyük ve farklı veri türlerini birleştirmesinde yatıyor. MRI tabanlı anatomi ölçümleri, üç boyutlu kemik görüntüleme ve genom verilerinin birlikte değerlendirilmesi, insan biyolojisindeki karmaşık ilişkileri tek bir veri türüyle görünür kılmayan örüntülerin açığa çıkmasını sağlayabiliyor. Bununla birlikte araştırma, gözlemsel ve hesaplamalı bir çerçevede yürütüldüğü için nedensellik konusunda temkinli yorum yapılması gerekiyor. Yani çalışma, kemik ve beyin arasında bölgesel genetik ve fenotipik eşleşmeler bulunduğunu güçlü biçimde gösterse de, bu ilişkilerin hangi mekanizmalarla doğrudan işlediğini açıklamak için ek deneysel araştırmalara ihtiyaç var.</p>
<p>Yine de sonuçlar, insan bedenindeki sistemlerin birbirinden bağımsız değil, birbirine sıkı biçimde bağlı olduğunu bir kez daha hatırlatıyor. Kemik ile beyin arasındaki bağlantıların haritası artık daha ayrıntılı çiziliyor ve bu harita, tek bir genel kurala değil, bölgesel farklılıklara dayanıyor. Nature Communications’da yayımlanan bu çalışma, gelecekte hem iskelet biyolojisi hem de nörogelişim araştırmaları için yeni soruların önünü açmış durumda.</p>
<div class="wpan-source-metadata">
<p><strong>Kaynak Bilgileri</strong></p>
<p><strong>Subject of Research:</strong> Regional heterogeneity in phenotypic and genetic associations between human bone and brain tissues.</p>
<p><strong>Article Title:</strong> Regional heterogeneity in phenotypic and genetic associations between bone and brain in humans.</p>
<p><strong>Article References:</strong><br />Zhao, L., Tang, Y., Zhao, W. et al. Regional heterogeneity in phenotypic and genetic associations between bone and brain in humans. Nat Commun (2026). https://doi.org/10.1038/s41467-026-73428-y</p>
</div>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://oncology.com.tr/kemik-beyin-bolgesel-genetik-farkliliklar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Lityumun Beyindeki Etkisi, İntihar Riskindeki Dürtüsel Kararları Azaltabilir</title>
		<link>https://oncology.com.tr/lityum-intihar-riski-beyin-etkileri/</link>
					<comments>https://oncology.com.tr/lityum-intihar-riski-beyin-etkileri/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 07 May 2026 22:33:07 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[ONKOLOJİK HABERLER]]></category>
		<category><![CDATA[beyin elektriksel aktivitesi]]></category>
		<category><![CDATA[bipolar bozukluk]]></category>
		<category><![CDATA[dürtüsel karar verme]]></category>
		<category><![CDATA[dürtüsellik]]></category>
		<category><![CDATA[EEG]]></category>
		<category><![CDATA[intihar riski]]></category>
		<category><![CDATA[lityum]]></category>
		<category><![CDATA[lityum tedavisi]]></category>
		<category><![CDATA[nörobiyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[psikiyatri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://oncology.com.tr/lityum-intihar-riski-beyin-etkileri/</guid>

					<description><![CDATA[Texas A&#38;M ve Baylor araştırması, lityumun intihar girişiminden kurtulanlarda beyin elektriksel aktivitesini değiştirerek dürtüsel kararları etkilediğini ortaya koydu.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>ABD’de Texas A&amp;M Üniversitesi ile Baylor College of Medicine araştırmacılarının yürüttüğü yeni çalışma, lityum tedavisinin intihara kalkışmış ağır hastalarda beyin işlevlerini <a href="https://oncology.com.tr/ispanya-huzurevlerinde-bakim-kalitesi-covid19/" title="İspanya’daki Huzurevlerinde Pandemi, Bakımın Kalitesini Nasıl Değiştirdi?" data-wpan-internal-link="1">nasıl</a> etkileyebileceğine dair önemli ipuçları sundu. <em>Experimental and Clinical Psychopharmacology</em> dergisinde yayımlanan araştırma, lityumun özellikle dürtüsellik ve bilişsel denetimle ilişkili sinirsel süreçler üzerindeki etkisini inceleyerek, ilacın neden yıllardır intihar riskinde azalma ile ilişkilendirildiğini anlamaya bir adım daha yaklaştırdı.</p>
<p>Çalışmanın odak noktasında, beynin elektriksel aktivitesini noninvaziv biçimde ölçen elektroensefalografi, yani EEG yer aldı. Bu yöntem, araştırmacılara beynin dinlenim halindeki işleyişi hakkında doğrudan bilgi sağlayarak sinir hücreleri arasındaki uyarılma ve baskılama dengesine dair izler sunuyor. Araştırmayı yürüten ekip, acil tıp merkezlerine başvurmuş ve tıbbi açıdan çok ağır intihar girişimlerinden sağ kurtulmuş hastaları değerlendirdi. Amaç, tekrar eden intihar davranışlarıyla bağlantılı olabilecek dürtüsel karar verme örüntülerinin beyindeki karşılığını daha iyi anlamaktı.</p>
<p>Texas A&amp;M’de Psikiyatri ve Davranış Bilimleri Bölümü’nde araştırma doçenti olan ve çalışmanın eş birinci yazarları arasında yer alan Dr. Nicholas Murphy’nin liderliğindeki ekip, psikiyatri ve acil tıp uzmanlarının katkısıyla çok disiplinli bir yaklaşım benimsedi. Bu yaklaşım, intihar riski gibi karmaşık bir klinik sorunda yalnızca psikolojik belirtilere değil, aynı zamanda nörobiyolojik mekanizmalara da odaklanmanın önemini vurguluyor. Araştırmacılar, özellikle impulsif kararların kişinin zarar verici eylemlere yönelmesinde nasıl rol oynayabileceğini anlamaya çalıştı.</p>
<p>Lityum, bipolar bozukluğun <a href="https://oncology.com.tr/ferroptoz-dendritik-hucre-asilari-glioma/" title="Glioma Tedavisinde Yeni Bir Eşik: Ferroptozla Güçlendirilmiş Dendritik Hücre Aşıları" data-wpan-internal-link="1">tedavisinde</a> onlarca yıldır kullanılan yerleşik bir ilaç. Klinik pratikte en dikkat çekici yönlerinden biri, intihar riskini azaltmasıyla ilişkili olması. Ancak bu etkinin hangi biyolojik yollardan <a href="https://oncology.com.tr/nk-hucre-kriyoprezervasyonu-stres-granulleri/" title="Donma-Çözme Sürecinde NK Hücrelerini Koruyan Hücresel Kalkan Ortaya Çıktı" data-wpan-internal-link="1">ortaya</a> çıktığı uzun süre net değildi. Yeni çalışma, kısa süreli lityum tedavisinin EEG’de görülen bazı elektriksel örüntüleri değiştirerek beynin inhibitory kontrol ve bilişsel işlemleme süreçlerini etkileyebileceğini göstererek bu belirsiz alana katkı sağlıyor.</p>
<p>Bilim insanlarının özellikle üzerinde durduğu nokta, intihar davranışının tek bir nedene indirgenemeyecek kadar karmaşık olması. Ruhsal hastalıklar, önceki girişimler, travmalar, dürtü kontrol güçlükleri ve akut stres etkenleri birlikte rol oynayabiliyor. Bu nedenle, dürtüsel karar vermeyi sınırlayabilen ya da kişinin davranışlarını düşünerek yönlendirmesine yardımcı olabilen biyolojik mekanizmalar, koruyucu tedavi stratejileri açısından büyük önem taşıyor. Lityumun bu bağlamda nasıl bir sinirsel denge oluşturduğu sorusu, çalışmanın temel bilimsel değerini oluşturuyor.</p>
<p>EEG verileri, özellikle dinlenim halindeki beyin aktivitesinde uyarılma-baskılama dengesine işaret eden değişimleri değerlendirmede yararlı bir araç olarak öne çıkıyor. Bu denge, sinir ağlarının aşırı aktif ya da yetersiz baskılanmış olmasının davranış üzerindeki etkileriyle ilişkilendiriliyor. Araştırma, lityum tedavisinin bu dengenin düzenlenmesinde rol oynayabileceğini düşündürüyor; ancak bulguların erken aşama niteliğinde olduğu, doğrudan klinik kararların yerine geçmeyeceği de açık.</p>
<p>İntihar girişimlerinden sağ kurtulan bireyler üzerinde yapılan araştırmalar, yeniden risk oluşumunu öngörebilecek biyobelirteçlerin belirlenmesi açısından son derece önemli kabul ediliyor. Böyle çalışmalar, hekimlerin sadece öz bildirimlere ya da mevcut tanılara değil, aynı zamanda ölçülebilir nörofizyolojik işaretlere de dayanarak risk değerlendirmesi yapabilmesine katkı sunabilir. Ancak uzmanlar, EEG bulgularının tek başına tanı koydurmadığını ve intihar riski öngörüsünün her zaman kapsamlı klinik değerlendirme gerektirdiğini hatırlatıyor.</p>
<p>Bu araştırmanın bir diğer dikkat çekici yönü, lityumun etkisinin yalnızca ruh hali düzenlemesiyle sınırlı olmayabileceğine işaret etmesi. İlacın sinir devreleri üzerinde uyarılma ve baskılama arasında daha dengeli bir çalışma düzeni oluşturabileceği düşüncesi, nöropsikiyatrik tedaviler açısından önemli bir bilimsel çerçeve sunuyor. Özellikle bipolar bozuklukta uzun yıllardır kullanılması ve intihar riskiyle ilgili olumlu klinik gözlemler, bu yeni bulguların neden dikkat çektiğini açıklıyor.</p>
<p>Yine de araştırmanın, lityumun tüm intihar riskini ortadan kaldırdığı ya da her hastada aynı etkiyi göstereceği anlamına gelmediği vurgulanmalı. Çalışma, belirli bir hasta grubunda kısa süreli tedavinin beyin elektriksel aktivitesi üzerindeki etkilerini ele alıyor ve bu nedenle sonuçlar dikkatli yorumlanmalı. Bilim insanları için asıl değer, bu tür ölçümler sayesinde hangi sinirsel yolların değiştiğini görmek ve gelecekte daha hedefli müdahaleler geliştirebilmekte yatıyor.</p>
<p>Psikiyatri alanında intihar önleme çalışmaları giderek daha fazla biyolojik belirteçlere yönelirken, bu araştırma da lityumun olası koruyucu etkisini daha somut bir sinirbilimsel zemine oturtuyor. Acil tıp ortamlarında ağır girişimlerden kurtulan hastalar üzerinde yürütülen bu tür çalışmalar, yüksek riskli grupların daha iyi anlaşılmasını sağlayabilir. Ancak uzmanlar, klinik uygulamada en önemli unsurun hâlâ bireye özgü, çok boyutlu değerlendirme ve yakın takip olduğunu belirtiyor.</p>
<p>Sonuç olarak çalışma, lityumun yalnızca uzun süredir bilinen bir duygudurum düzenleyici olmadığını, aynı zamanda dürtüsel karar verme ve bilişsel kontrolle ilişkili beyin devrelerini etkileyebileceğini düşündürüyor. Bu bulgu, intihar davranışının nörobiyolojik temellerini anlamada yeni bir kapı açarken, aynı zamanda daha güvenilir biyobelirteçler ve daha hedefli tedavi yaklaşımları için de önemli bir araştırma hattı ortaya koyuyor.</p>
<div class="wpan-source-metadata">
<p><strong>Kaynak Bilgileri</strong></p>
<p><strong>Subject of Research:</strong> People</p>
<p><strong>Article Title:</strong> Short-term lithium treatment modulates excitation/inhibition balance in resting-state electroencephalography (EEG) among survivors of medically severe suicide attempts.</p>
<p><strong>Keywords:</strong> İntihar, Nörofarmakoloji, Dürtüsel Karar Verme, Lityum Tedavisi, EEG, İntiharın Önlenmesi, Bilişsel İnhibisyon, Beyin Elektriksel Aktivitesi, Psikiyatrik Acil Durum, Bipolar Bozukluk, Nöral Biyobelirteçler</p>
</div>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://oncology.com.tr/lityum-intihar-riski-beyin-etkileri/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Çarpışma Altında Sessiz Etki: Amerikan Futbolunda Kafa Darbeleri Bağırsak Mikrobiyomunu Değiştiriyor</title>
		<link>https://oncology.com.tr/amerikan-futbolu-kafa-darbeleri-mikrobiyom/</link>
					<comments>https://oncology.com.tr/amerikan-futbolu-kafa-darbeleri-mikrobiyom/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 06 May 2026 20:43:07 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[ONKOLOJİK HABERLER]]></category>
		<category><![CDATA[Amerikan futbolu]]></category>
		<category><![CDATA[bağırsak mikrobiyomu]]></category>
		<category><![CDATA[bağırsak-beyin ekseni]]></category>
		<category><![CDATA[inflamasyon]]></category>
		<category><![CDATA[kafa darbeleri]]></category>
		<category><![CDATA[mikrobiyota değişimi]]></category>
		<category><![CDATA[nörobiyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[sporcu sağlığı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://oncology.com.tr/amerikan-futbolu-kafa-darbeleri-mikrobiyom/</guid>

					<description><![CDATA[Yeni araştırma, Amerikan futbolunda sarsıntı belirtisi olmayan kafa darbelerinin bağırsak mikrobiyomunda ölçülebilir değişikliklere neden olduğunu ortaya koyuyor.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Amerikan futbolunda yaşanan ve çoğu zaman sarsıntı tanısı koydurmayacak kadar hafif görünen kafa darbeleri, yalnızca beynin <a href="https://oncology.com.tr/siroz-karaciger-kanseri-portal-hipertansiyon/" title="Karaciğer Sadece Tümörle Değil Basınçla da Konuşuyor: Siroz ve Kanserde Yeni Bakış" data-wpan-internal-link="1">değil</a>, bağırsak mikrobiyomunun da dengesini etkileyebilir. <em>PLOS One</em> dergisinde yayımlanan yeni gözlemsel çalışma, NCAA Division I düzeyinde oynayan üniversite sporcularında sezon boyunca kaydedilen non-konküzif baş etkileri ile <a href="https://oncology.com.tr/segatella-copri-oksijen-dayanikliligi/" title="Bağırsak Bakterisi Segatella copri’nin Oksijene Dayanma Sırrı Genetik Ekstra Parçalarda Saklı" data-wpan-internal-link="1">bağırsak mikrobiyomu</a> bileşimi arasında ölçülebilir bir ilişki bulunduğunu ortaya koydu.</p>
<p>Colgate Üniversitesi’nden Ahmet Ay ve Kenneth Douglas Belanger liderliğindeki araştırma, sporcu sağlığı alanında giderek büyüyen bir soruyu yeniden gündeme taşıyor: Beyinde akut belirti oluşturmayan tekrarlayıcı darbeler, vücudun başka sistemlerinde de iz bırakıyor olabilir mi? Çalışma, sarsıntı geçirmeyen ancak çarpışma ve temas sırasında defalarca kafa etkisine maruz kalan genç sporcularda, bağırsak mikrobiyotasının zaman içinde ince fakat anlamlı biçimde değiştiğini gösterdi.</p>
<p>Araştırma bir sezon boyunca yalnızca altı futbolcuyu izledi; ancak veri toplama yöntemi oldukça ayrıntılıydı. Bilim insanları antrenman ve maçlardaki fiziksel yükü GPS izleme ile takip ederken, kasklara yerleştirilen sensörlerle başa gelen darbelerin sıklığını ve şiddetini ölçtü. Bu sensörler, klinik açıdan sarsıntı belirtisi doğurmayan, ancak tekrarlandığında biyolojik etkileri olabileceği düşünülen sub-konküzif darbeleri kaydetti. Sezon boyunca elde edilen 226 dışkı örneği analizi ise sporcuların bağırsak mikrobiyal topluluklarındaki değişimin zamansal haritasını çıkardı.</p>
<p>Bağırsak mikrobiyomu, yalnızca sindirimle ilişkili bir ekosistem değil; bağışıklık yanıtı, sistemik inflamasyon ve sinir sistemiyle çift yönlü iletişimde önemli rol oynayan, trilyonlarca mikroorganizmanın oluşturduğu karmaşık bir yapı. Son yıllarda “bağırsak-beyin ekseni” üzerine yapılan araştırmalar, merkezi sinir sistemi ile bağırsak mikrobiyotası arasında hormonal, bağışıklık temelli ve sinirsel yollarla kurulan bağlantıların hastalık süreçlerinde etkili olabileceğini ortaya koyuyor. Ancak bu alandaki çalışmaların büyük bölümü açık travmatik beyin hasarı ya da sarsıntı sonrası değişimlere odaklanıyordu. Yeni çalışma, klinik olarak belirgin sarsıntı olmadığı durumlarda da mikrobiyal değişimlerin izlenebileceğini gösteren ilk işaretlerden biri olarak dikkat çekiyor.</p>
<p>Çalışmanın gözlemsel tasarımı, sonuçların neden-sonuç ilişkisi kurmak için tek başına yeterli olmadığını da hatırlatıyor. Yani araştırma, kafa darbelerinin mikrobiyomu doğrudan değiştirdiğini kanıtlamaktan ziyade, ikisi arasında güçlü bir korelasyon saptıyor. Buna karşın, baş etkilerinin sıklığı ile mikrobiyom kompozisyonundaki kaymaların aynı sezon içinde birlikte izlenmesi, spor tıbbı ve nörobiyoloji açısından önemli bir hipotez zemini oluşturuyor.</p>
<p>Bilim insanlarının bu tür değişimlere neden bu kadar dikkat ettiği de açık. Mikrobiyom dengesindeki bozulmaların, yani disbiyozun, inflamatuvar süreçleri etkileyebildiği ve bazı durumlarda nöroimmün yanıtı değiştirebildiği biliniyor. Eğer tekrarlayıcı kafa darbeleri gerçekten bu sistemi etkiliyorsa, bunun uzun vadeli sporcu sağlığı açısından önemi olabilir. Özellikle Amerikan futbolu gibi sık temas içeren sporlarda, klinik olarak görünmeyen yükün yalnızca beyin sarsıntısı riskiyle sınırlı olmadığı anlaşılıyor.</p>
<p>Bu çalışma, sporcuların sağlık takibinde kullanılan teknolojilerin de yeni bir işlev kazanabileceğini düşündürüyor. Kask sensörleri ve GPS tabanlı izleme sistemleri, geleneksel sakatlık kayıtlarının ötesine geçerek biyolojik belirteçlerle birlikte değerlendirildiğinde, temas sporlarındaki risk profilini daha iyi anlamaya yardımcı olabilir. Yine de uzmanlar, böyle bulguların henüz uygulamaya dönük kesin klinik önerilere dönüştürülmemesi gerektiğini vurguluyor. Altı sporcuyla yapılan bu tür bir analiz, dikkat çekici olsa da daha geniş örneklemler ve farklı sezonlarda yinelenen çalışmalarla desteklenmek zorunda.</p>
<p>Yine de sonuçlar, sporcu sağlığı araştırmalarında yön değişiminin işareti sayılabilir. Beyin travmasının etkileri uzun süredir nörolojik semptomlar, reaksiyon süresi, bilişsel performans ve görüntüleme bulguları <a href="https://oncology.com.tr/tumor-mikrocevresi-kan-testi/" title="Mayo ve Stanford’dan Kan Üzerinden Tümör Çevresini Okuyan İlk Yaklaşım" data-wpan-internal-link="1">üzerinden</a> inceleniyordu. Şimdi ise vücudun daha uzak bir bölgesindeki mikrobiyal ekosistem de bu tabloya ekleniyor. Bu, spor yaralanmalarına bakışı genişleten ve temasın biyolojik maliyetini daha bütüncül biçimde değerlendirmeyi gerektiren yeni bir araştırma hattı anlamına geliyor.</p>
<p>Araştırmanın bir başka önemli yönü de, sarsıntı eşiklerinin altında kalan darbelerin ihmal edilmemesi gerektiğine işaret etmesi. Klinik belirtilerin olmaması, biyolojik etkinin de olmadığı anlamına gelmeyebilir. Özellikle sezon boyunca tekrar eden küçük darbeler, birikimli etki yaratarak inflamasyon ve mikrobiyal denge üzerinde ölçülebilir sonuçlar doğurabilir. Bu nedenle çalışma, temas sporlarında “görünmeyen hasar” kavramının daha dikkatli ele alınması gerektiğini gösteriyor.</p>
<p>Sonuç olarak yeni bulgular, Amerikan futbolunda yaşanan non-konküzif baş etkilerinin yalnızca saha içi güvenlik sorunu olmadığını, bağırsak mikrobiyomunda da değişimlerle ilişkili olabileceğini ortaya koyuyor. Ancak araştırma erken aşamada; klinik anlamı, olası mekanizmaları ve uzun dönem etkileri için daha büyük ve kontrollü çalışmalara ihtiyaç var. Yine de bu çalışma, spor, nöroloji ve mikrobiyom biliminin kesiştiği alanda önemli bir kapı aralıyor.</p>
<div class="wpan-source-metadata">
<p><strong>Kaynak Bilgileri</strong></p>
<p><strong>Subject of Research:</strong> People</p>
<p><strong>Article Title:</strong> Non-concussive head impacts sustained during American football correlate with changes in gut microbiome diversity and composition</p>
<p><strong>References:</strong><br />Pelland ZJ, Zafar A, Ay AA, Belanger KD (2026) Non-concussive head impacts sustained during American football correlate with changes in gut microbiome diversity and composition. PLoS One 21(5): e0345651.</p>
<p><strong>Keywords:</strong> sarsıntısız kafa darbeleri, bağırsak mikrobiyotası, Amerikan futbolu, klinik öncesi beyin hasarı, nöroinflamasyon, bağırsak-beyin ekseni, mikrobiyal çeşitlilik, spor hekimliği, NCAA sporcuları, mikrobiyom disbiyozu, kask sensör teknolojisi, nöroimmün sistem</p>
</div>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://oncology.com.tr/amerikan-futbolu-kafa-darbeleri-mikrobiyom/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Anksiyetenin Bilimsel Haritası Genişliyor: Tanıdan Tedaviye Yeni Klinik İpuçları</title>
		<link>https://oncology.com.tr/anksiyete-bozukluklari-yeni-tani-ve-tedavi/</link>
					<comments>https://oncology.com.tr/anksiyete-bozukluklari-yeni-tani-ve-tedavi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 04 May 2026 17:55:06 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[ONKOLOJİK HABERLER]]></category>
		<category><![CDATA[amigdala]]></category>
		<category><![CDATA[anksiyete]]></category>
		<category><![CDATA[anksiyete bozuklukları]]></category>
		<category><![CDATA[fonksiyonel MRI]]></category>
		<category><![CDATA[klinik tanı]]></category>
		<category><![CDATA[medikal tanı]]></category>
		<category><![CDATA[medikal tedaviler]]></category>
		<category><![CDATA[nörobiyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[nörogörüntüleme]]></category>
		<category><![CDATA[panik bozukluk]]></category>
		<category><![CDATA[prefrontal korteks]]></category>
		<category><![CDATA[sosyal anksiyete]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://oncology.com.tr/anksiyete-bozukluklari-yeni-tani-ve-tedavi/</guid>

					<description><![CDATA[Anksiyete bozuklukları, beyin devreleri ve çevresel faktörlerin etkileşimiyle şekillenen karmaşık bir tablo sunar. Yeni nörogörüntüleme yöntemleri tanı ve tedavide önemli ipuçları sağlıyor.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Anksiyete bozuklukları, yalnızca yoğun kaygı hissiyle sınırlı olmayan; beyin devreleri, psikolojik örüntüler ve çevresel etkilerin birlikte şekillendirdiği karmaşık bir klinik tablo olarak tıpta önemli yer tutuyor. <em>JAMA Internal Medicine</em>’de yer alan son değerlendirme, bu bozuklukların neden bu kadar zor tanındığını ve neden kişiden kişiye farklı seyir gösterdiğini yeniden gündeme taşıdı. Uzmanlara göre aynı tanı çatısı altında görülen belirtiler, bir hastada sürekli endişe ve kas gerginliği şeklinde belirirken, başka bir hastada ani panik ataklar, sosyal ortamlardan kaçınma ya da belirli nesne ve durumlardan yoğun korku biçiminde ortaya çıkabiliyor.</p>
<p>Bu çeşitlilik, anksiyetenin tek bir hastalık gibi değil, ortak çekirdek belirtiler etrafında kümelenen bir bozukluklar grubu olarak ele alınmasını gerektiriyor. Yaygın anksiyete bozukluğu, panik bozukluğu, sosyal anksiyete bozukluğu ve özgül fobiler gibi alt türler, benzer bir temel duygusal aşırı uyarılma paylaşsa da günlük işlevsellik üzerindeki etkileri ve tetikleyicileri farklılaşıyor. Klinik açıdan bu farkı ayırt etmek, doğru müdahale planını oluşturmanın ilk ve çoğu zaman en kritik basamağı olarak görülüyor.</p>
<p>Değerlendirmede öne çıkan noktalardan biri, anksiyetenin yalnızca psikolojik bir deneyim değil, aynı zamanda ölçülebilir nörobiyolojik karşılıkları olan bir durum olması. Özellikle amigdala, prefrontal korteks ve hipokampus gibi beyin bölgelerinde saptanan işlevsel farklılıklar, tehdidi algılama, duyguyu düzenleme ve hafızaya alma süreçlerinin anksiyetede nasıl yeniden örgütlendiğine işaret ediyor. Fonksiyonel MRI ve PET gibi ileri görüntüleme yöntemleri, bu devrelerde olağan dışı aktivite örüntülerini ortaya koyarak araştırmacılara ve klinisyenlere biyolojik zemini daha ayrıntılı okuma imkânı sunuyor.</p>
<p>Bu bulguların pratik önemi, yalnızca bilimsel merakı karşılamakla sınırlı değil. Görüntüleme temelli yaklaşımlar, bazı hastalarda belirti örüntüsünün neden daha şiddetli seyrettiğini anlamaya, tedavi sürecinde değişimi izlemeye ve olası alt grupları daha iyi tanımlamaya yardımcı olabilir. Ancak uzmanlar, bu teknolojilerin henüz rutin tanıda tek başına belirleyici araçlar olarak kullanılmadığını, klinik öykü ve ayrıntılı görüşmenin hâlâ merkezde yer aldığını vurguluyor.</p>
<p>Anksiyete bozukluklarının tanısındaki güçlüklerden biri de belirtilerin başka ruh sağlığı sorunlarıyla ya da bedensel hastalıklarla iç içe geçebilmesi. Çarpıntı, nefes darlığı, titreme, mide rahatsızlığı ve uyku bozukluğu gibi yakınmalar bazen doğrudan anksiyeteyi düşündürse de, benzer şikâyetler farklı tıbbi durumlarda da görülebiliyor. Bu nedenle güncel klinik yaklaşım, yalnızca semptom saymaya değil, belirtilerin süresi, tetikleyicileri, yaşam kalitesine etkisi ve eşlik eden duygusal örüntülere odaklanıyor.</p>
<p>Son değerlendirme, tanıda kullanılan araçların giderek daha rafine hâle geldiğini de hatırlatıyor. Klinik görüşmelerin yanında standart semptom ölçekleri, ayrıntılı psikiyatrik değerlendirme ve seçilmiş durumlarda biyobelirteç araştırmaları daha net bir tablo oluşturmak için bir araya getiriliyor. Yine de biyobelirteç alanı, umut verici olmakla birlikte hâlâ gelişen bir saha; bu nedenle tek bir kan testi ya da görüntüleme sonucu ile anksiyete bozukluğu tanısı koymak bugün için mümkün değil. Bilim insanları, gelecekte daha hassas belirteçlerin tedaviye yanıtı öngörmede yararlı olabileceğini düşünüyor, ancak bunun için daha fazla doğrulayıcı çalışmaya ihtiyaç var.</p>
<p>Anksiyetenin ortaya çıkışında çevresel etkiler de belirgin bir rol oynuyor. Uzun süreli stres, travmatik yaşantılar, kronik belirsizlik ve sosyal baskı gibi etmenler, biyolojik yatkınlıkla birleştiğinde belirtilerin başlamasını ya da şiddetlenmesini kolaylaştırabiliyor. Bu nedenle anksiyete bozuklukları çoğu zaman yalnızca bireysel bir hassasiyetin sonucu değil, kişinin yaşam bağlamıyla yakından ilişkili bir sağlık sorunu olarak değerlendiriliyor. Klinik yazında giderek daha fazla önem kazanan bu bakış açısı, tedavinin yalnızca semptom azaltmaya değil, tetikleyici koşulları anlamaya da odaklanması gerektiğini gösteriyor.</p>
<p>Tedavi tarafında ise yaklaşım giderek daha kişiselleştirilmiş bir çizgiye evriliyor. Geleneksel yöntemler arasında psikoterapi ve ilaç tedavileri uzun süredir temel seçenekler olarak yer alırken, hangi hastanın hangi müdahaleden daha fazla fayda göreceğini belirlemek hâlâ önemli bir klinik soru olmaya devam ediyor. Belirti profili, eşlik eden depresyon, işlev kaybının düzeyi ve önceki tedavi deneyimleri, karar sürecinde dikkate alınan başlıca faktörler arasında bulunuyor. Bu bağlamda yeni nörogörüntüleme ve biyobelirteç verileri, ileride daha hedefli tedavi stratejileri geliştirilmesine katkı sağlayabilir.</p>
<p>Uzmanlar, anksiyete bozukluklarının giderek daha fazla fark edilmesinin olumlu bir gelişme olduğunu, ancak aşırı basitleştirilmiş yorumların da risk taşıdığını belirtiyor. Her kaygı hali bir hastalık anlamına gelmediği gibi, her yoğun belirtili durum da aynı klinik düzene uymuyor. Bu nedenle doğru değerlendirme, hastanın deneyimini ciddiye alan ama aynı zamanda biyolojik, psikolojik ve sosyal boyutları birlikte ele alan bir çerçeve gerektiriyor.</p>
<p>Güncel literatürün işaret ettiği temel mesaj açık: Anksiyete, modern iç hastalıkları ve ruh sağlığı uygulamalarının kesişiminde yer alan, çok katmanlı bir durum. Beyin devrelerinden çevresel baskılara, tanı araçlarından tedavi planlamasına kadar uzanan bu geniş alan, klinik tıbbın daha hassas ve kişiye özgü çözümler geliştirmesini zorunlu kılıyor. Araştırmalar derinleştikçe, anksiyetenin alt tiplerini daha iyi ayırt eden ve tedaviyi daha isabetli yönlendiren yöntemlerin gelişmesi bekleniyor; ancak bugün için en güvenilir yaklaşım, dikkatli klinik değerlendirme ile bilimsel kanıtı birlikte kullanmak olmaya devam ediyor.</p>
<div class="wpan-source-metadata">
<p><strong>Kaynak Bilgileri</strong></p>
<p><strong>Subject of Research:</strong> Anxiety disorders, including their diagnosis and treatment</p>
<p><strong>Article Title:</strong> Information not provided</p>
<p><strong>References:</strong><br />Information not provided</p>
<p><strong>Image Credits:</strong> Information not provided</p>
<p><strong>Keywords:</strong> Anksiyete, Anksiyete bozuklukları, İç hastalıkları, Tıbbi tedaviler, Tıbbi tanı</p>
</div>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://oncology.com.tr/anksiyete-bozukluklari-yeni-tani-ve-tedavi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
