
Kansas Üniversitesi’nden araştırmacıların yürüttüğü yeni bir çalışma, ruh sağlığı bozukluklarının nasıl sınıflandırıldığına dair uzun süredir hâkim olan yaklaşımı sorguluyor. Journal of Psychopathology and Clinical Science dergisinde yayımlanan araştırma, psikiyatrik belirtileri yalnızca “var” ya da “yok” şeklinde ayıran geleneksel DSM modelinin, depresyon, anksiyete, travma sonrası stres bozukluğu ve yeme bozuklukları gibi durumların karmaşık yapısını tam olarak yansıtamayabileceğini gösteriyor. Araştırma ekibi, bunun yerine psikopatolojiyi boyutsal ve hiyerarşik biçimde ele alan Hierarchical Taxonomy of Psychopathology, yani HiTOP modelinin, birlikte görülen ruh sağlığı sorunlarını anlamada daha açıklayıcı olabileceğini savunuyor.
Çalışmanın merkezinde, psikiyatrik tanının yalnızca bir etiketleme işlemi değil, aynı zamanda tedavi planını yönlendiren klinik bir araç olduğu fikri yer alıyor. DSM uzun yıllardır psikoloji ve psikiyatri pratiğinde temel başvuru kaynağı olarak kullanılıyor. Bu sistemde bir kişi, belirli bir bozukluğun tanı ölçütlerini karşılıyorsa o tanıyı alıyor; karşılamıyorsa o kategorinin dışında bırakılıyor. Ancak Kansas Üniversitesi’nden çalışma lideri ve klinik çocuk psikoloğu Kelsie Forbush’un da işaret ettiği gibi, bu keskin ayrım hastaların yaşadığı belirtilerin gerçek dünyadaki çeşitliliğini ve üst üste binmesini açıklamakta yetersiz kalabiliyor.
Özellikle yeme bozuklukları, bu sınıflandırma sorununun en görünür örneklerinden biri olarak öne çıkıyor. Klinik pratikte aynı tanıyı alan iki kişi, belirtiler, eşlik eden kaygı düzeyi, dürtüsellik, mükemmeliyetçilik ya da duygudurum sorunları bakımından oldukça farklı profiller sergileyebiliyor. DSM’nin kategorik yapısı bu farklılıkları yeterince ayırt edemediğinde, hekimler ve terapistler hastaya özel riskleri ve ihtiyaçları anlamakta zorlanabiliyor. Araştırmacılara göre HiTOP modeli ise belirtileri tek bir kutuya hapsetmek yerine, birbirine bağlı psikopatoloji boyutları boyunca konumlandırarak daha ayrıntılı bir klinik tablo sunuyor.
HiTOP yaklaşımı, ruh sağlığı belirtilerinin çoğu zaman birbirinden bağımsız değil, ortak eğilimler ve üst boyutlar üzerinden kümelendiği fikrine dayanıyor. Bu çerçevede depresyon ve anksiyete gibi bozuklukların sık sık birlikte görülmesi bir istisna değil, psikopatolojinin temel özelliklerinden biri olarak değerlendiriliyor. Araştırmanın önemli yönlerinden biri de tam olarak bu noktaya odaklanması: birden fazla tanının aynı bireyde neden bir arada ortaya çıktığını açıklayabilecek daha güçlü bir yapı arayışı. Çalışma, özellikle içselleştirme bozuklukları olarak bilinen, kişinin duygusal sıkıntıyı kendi içinde yaşadığı örüntülerin HiTOP içinde daha tutarlı biçimde anlaşılabileceğini ortaya koyuyor.
Araştırmacılar bu değerlendirmeleri, üniversite öğrencilerinin yanı sıra kısa süre önce askerlikten ayrılmış gazileri de içeren geniş bir örneklem üzerinden yaptı. Bu iki grubun seçilmesi, belirtilerin genç yetişkinlikten travma maruziyeti yüksek nüfuslara kadar farklı yaşam koşullarında nasıl seyrettiğini görme açısından önem taşıyor. Elde edilen bulgular, boyutsal yaklaşımın yalnızca teorik bir alternatif olmadığını, klinik olarak anlamlı örüntüleri daha iyi yakalayabileceğini düşündürüyor. Bu da özellikle farklı tanıların sıklıkla birlikte görüldüğü durumlarda, tanı ile gerçek semptom yapısı arasındaki mesafeyi azaltabilir.
Çalışma, psikiyatride son yıllarda giderek güç kazanan daha kişiselleştirilmiş değerlendirme arayışlarının bir parçası olarak okunuyor. Bir hastanın yalnızca depresyon ya da yalnızca yeme bozukluğu tanısı alması, eşlik eden kaygı düzeyi, stres tepkisi, kaçınma davranışları ya da kişilik özellikleri hakkında yeterli bilgi vermeyebilir. Oysa HiTOP gibi sistemler, bu ortak ve üst üste binen özellikleri daha net bir biçimde haritalamayı amaçlıyor. Bu yaklaşımın savunucularına göre, daha ayrıntılı tanısal çerçeveler hem klinik görüşmeyi hem de tedavi planlamasını daha isabetli hale getirebilir.
Yine de araştırma, DSM’nin bir anda kullanım dışı kalması gerektiğini söylemiyor. Klinik psikoloji ve psikiyatride köklü bir tanı sistemi olan DSM, dünya genelinde araştırma, sigorta, sevk ve tedavi süreçlerinde önemli bir işlev üstlenmeye devam ediyor. Buna karşın, yeni çalışma DSM’nin sınırlarını bilimsel olarak tartışmaya açıyor ve tanı sistemlerinin ruh sağlığı bilimindeki ilerlemeye paralel biçimde evrilmesi gerektiğini hatırlatıyor. Özellikle eş tanıların sık olduğu depresyon, anksiyete ve yeme bozuklukları gibi alanlarda, daha esnek ve çok katmanlı modellerin değeri giderek daha fazla hissediliyor.
Uzmanlara göre bu tür araştırmaların en önemli katkısı, ruh sağlığı sorunlarını tekil etiketlerden çıkarıp daha gerçekçi bir süreklilik içinde değerlendirmeye zemin hazırlaması. Bu, hastaların deneyimlerini sadeleştirmek yerine daha doğru biçimde anlamayı hedefliyor. Kansas Üniversitesi’ndeki ekip tarafından sunulan bulgular da tam olarak bu tartışmayı güçlendiriyor: Psikiyatrik bozukluklar çoğu zaman birbirinden net çizgilerle ayrılmıyor; aksine ortak temel özellikler, yoğunluk farkları ve klinik örüntüler üzerinden iç içe geçiyor. HiTOP modeli, bu iç içeliği daha görünür kılabilecek bir çerçeve olarak dikkat çekiyor.






